book 11 Flashcards
narrator
narrator
i. anlatan, hikâyeci
Examples
In a thriller, the camera’s an active narrator, or can be.
John McTiernan
Bir gerilim filminde kamera aktif bir hikayecidir, yada olabilir.
foe
foe
i. düşman, hasım, rakip
Examples
We defy our foes, for our passion makes us strong!
Hırs bizi güçlü yaptığı için biz düşmanlarımıza meydan okuruz!
I’m neither friend nor foe to the abolitionist cause.
Köleliğe ne karşıyım, ne de taraftarım.
sole
sole
f. pençe vurmak, taban koymak
i. taban, kaide, dil balığı
s. biricik, tek, yeğâne, özel, bekâr, yalnız
Examples
Being an only child he was the sole heir.
Tek çocuk olduğu için o tek varisti.
Soles of the feet are insensitive to heat and cold.
Ayakların tabanları sıcağa ve soğuğa karşı duyarsızdır.
inclined
inclined
s. eğik, eğimli, eğilimli, meyilli, yatkın, eli yatkın, yetenekli, istekli
Examples
I feel inclined to agree with her.
Onunla aynı fikirde olmaya meyilli hissediyorum.
I don’t feel inclined to play baseball today.
Canım bugün beyzbol oynamak istemiyor.
ploy
ploy
i. sefer, girişim, iş, dalavere, hile
This is just another one of your ploys to gain more power, isn’t it?
task force
Özel Time
Vote for this task force and I will stop Amon before it’s too late.
oppressor
oppressor
i. zalim, baskıcı kimse
proving once again that the bending oppressors of this city
quash
quash
f. iptal etmek, feshetmek, bozmak, reddetmek (dava), kaldırmak, ezmek, haşat etmek, bastırmak (isyan)
by the day.
gün geçtikçe
günden güne
compassion
compassion
i. merhamet, sevgi, acıma, sevecenlik, şefkât
Examples
Nicholas’ lack of compassion surprised Mary.
Nicholas’ın acımasız olması Mary’yi şaşırttı.
In a war, there are many moments for compassion and tender action.
Savaşta, merhamet ve şefkatli eylemler için pek çok an mevcuttur.
famished
famished
s. açlıktan ölen, çok aç
Examples I'm famished. Ben çok açım. We're famished. Biz çok açız.
precocious
precocious
s. erken gelişmiş, vaktinden önce yetişmiş, büyümüş de küçülmüş, bacaksız
infiltrate
infiltrate
f. sızmak, sokulmak, gizlice girmek, süzmek
Examples
Hackers find new ways of infiltrating private or public networks.
Hackerlar, özel ya da kamuya açık ağlara gizlice girmek için yeni yollar arıyorlar.
initiative
initiative
i. girişim, girişkenlik, ilk adım, önayak olma, yasa teklifinde bulunma hakkı
s. ilk, ön, başlatan, neden olan
Examples
You got no discipline. You got zero fucking initiative. You’d fall apart without me.
Sende disiplinin zerresi yok. Lanet olasıca insiyatif de yok. Seninle anlaşamayacağız.
You got no discipline. You got zero fucking initiative. You’d fall apart without me.
Sende disiplinin zerresi yok.Lanet olasıca insiyatif de yok. Seninle anlaşamayacağız.
flattery
flattery
i. kompliman, yaltaklanma, dalkavukluk, övme, pohpohlama
Examples
A-you can do almost anything, can?t you?
B-Probably, but flattery will get you nowhere.
A-Herhangi birşey yapabilirsin, değil mi?
B-Muhtemelen, fakat dalkavukluk seni bir yere götürmez.
A-you can do almost anything, can?t you?
B-Probably, but flattery will get you nowhere.
A-Herhangi birşey yapabilirsin, değil mi?
B-Muhtemelen, fakat dalkavukluk seni bir yere götürmez.
ante up
ante up
ödemek, bir borcu kapatmak; 2. para sürmek; 3. para yardımı yapmak;
We don’t have the cash to ante up for the championship pot.
compliment
compliment
f. övmek
i. kompliman, iltifat, övgü, saygı; hayranlık; iyi dilekler
Examples
She is always fishing for compliments.
Her zaman övgüler için balık tutuyor.
Nicholas complimented Mary on how nice she looked.
Nicholas ne kadar hoş göründüğüne dair Mary’ye iltifat etti.
urge
urge
f. ileri sürmek, sevketmek, ısrarla tavsiye etmek, ısrar etmek, sıkıştırmek, zorlamak, baskı yapmak, teşvik etmek
i. dürtü, arzu, istek, zorlama, kışkırtma
Examples
They urged him to punish the rebels.
isyancıları cezalandırmak için ona ısrar etti.
They urged them to buy the products.
Ürünleri satın almaları için onlara ısrar etti.
selfless
selfless
s. özverili, özgecil, kendini düşünmeyen
bragging
bragging
i. övünme, atma, palavra
Examples
Some people like to brag.
Bazı insanlar böbürlenmekten hoşlanır.
A braggart is a person who likes to brag.
Böbürlenen kimseler, kendilerini çok öven kimselerdir.
stumble
stumble
f. ayağı takılmak, sürçmek, tökezlemek, sendelemek, dili sürçmek, hata yapmak, yanılmak, günah işlemek, günaha girmek
i. hata, sendeleme, sürçme
Examples The kid stumbled and fell to his knees. Çocuk tökezledi ve dizlerinin üstüne düştü. Tom stumbled and fell backward. Tom tökezledi ve geriye düştü.
extravagant
extravagant
s. aşırı, ölçüsüz, savurgan, müsrif, fahiş
Examples
This diamond ring is too extravagant for me.
Bu elmas yüzük benim için çok abartılı.
It’s extravagant for you office workers who just draw salary to play golf.
Siz ofis çalışanlarının golf oynamak için maaş çekmesi savurganlık.
turn down
- sesini kısmak; 2. -den vazgeçirmek , caydırmak; 3. azaltmak; geri çevirmek
execute
execute
f. gerçekleştirmek, yapmak, düzenlemek, yerine getirmek, sergilemek, ortaya koymak, idam etmek, infaz etmek
Examples
Nicholas refused to execute the order.
Nicholas emri yerine getirmeyi reddetti.
They were following orders. Any crew that executes an order like that is guilty of war crimes.
Emirlere itaat ediyorlardı. Bunun gibi bir emri yerine getiren herhangi bir ekip, savaş suçlarından suçlu olur.
raid
raid
f. hücum etmek, baskın yapmak, basmak, akın etmek
i. baskın, akın, çapul, hücum, saldırı
Examples The house was raided by the police. Ev polis tarafından basılmıştı. Some said his raid was an act of war. Bazıları onun baskınının bir savaş eylemi olduğunu söyledi.
at large
Serbest
Özgüt
ayrıntılı olarak
scarf
scarf
f. geçirmek, geçme ile tutturmak
i. eşarp, başörtüsü, fular, boyunbağı, atkı, kaşkol, şal, geçme yeri, ek yeri
Examples
I bought that scarf we looked at yesterday.
Dün baktığımız fuları satın aldım.
She chose a scarf to wear with the dress.
Elbiseyle takmak için bir eşarp seçti.
swoop down.
- üstüne çullanmak; 2. saldırmak (kuş); 3. baskın yapmak;
I have a fleet of police airships ready to swoop down.
martyr
martyr
f. şehit etmek, işkence etmek
i. şehit, işkence çekerek ölen kimse, kurban, mağdur
Examples
CaIIing them martyrs because they have guts…
Onlara şehit dedi, sadece kendilerinin, onun…
Hussein, the grandson of Prophet Mohammad, was martyred in Karbala in the year 680.
Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin 680 yılında Kerbela’da şehit edildi.
demise
demise
f. vasiyetle devretmek; bırakmak; feragat etmek
i. devretme, feragat; ölüm, vefat
Examples
We were having a private party celebrating the demise of the Musketeers.
Silahşörlerin cenazesi için özel bir kutlama partisi yapıyorduk.
He ambushed me.
Beni pusuya düşürdü.
formidable
formidable
s. dişli, korkunç, tüyler ürpertici, müthiş, heybetli, zorlu, zor
Examples
Formidable looking spiders do not attack people.
Korkunç görünen örümcekler insanlara saldırmazlar.
Mary is a formidable woman.
Mary müthiş bir kadın.
absence
absence
i. yokluk, bulunmama; dalgınlık; gıyap
Examples A Mr. West called in your absence. Siz yokken Bay West adında birisi sizi aradı. After a long absence he came back. Uzun bir yokluktan sonra geri döndü.
huddle
huddle
f. sürü gibi toplanmak, bir araya toplamak, toplamak, tıkıştırmak, aceleyle giyinmek
i. kalabalık, yığın, karışıklık
Examples
the huddled masses turn for comfort…
halkın sadık dini lideri…
They went into a huddle and decided to leave the job.
Baş başa verip konuştular ve işi bırakmaya karar verdiler.
retch
retch
f. öğürmek, kusmağa çalışmak
prissy
prissy
s. aşırı titiz, kılı kırk yaran, iffetli geçinen, faziletli geçinen
Examples
Not prissy? Our leader says my intonation is prissy.
Titizlenmiyor muyum? şefimiz vurgulamada çok titiz olduğumu söyler.
Precision is not prissy. Precision is the foundation of passion.
Kesinlik titizlik değildir. Kesinlik duygusu tutkunun temelidir.
saga
saga
i. destan, efsane, iskandinav masalı
Examples
The Terminator saga also has a television series.
Terminatör efsanesi ayrıca bir TV dizisi.
brew
brew
f. demlendirmek, mayalamak (içki), demlemek; gizli hazırlık yapmak; patlamak üzere olmak
i. mayalı içki
Examples
Nicholas asked Mary to brew some coffee.
Nicholas Mary’den biraz kahve demlemesini rica etti.
Nicholas started the coffee brewing then checked his email.
Nicholas kahve demlemeye başladı sonra epostasını kontrol etti.
sprout
sprout
f. filizlenmek, çimlenmek, bitmek
i. filiz, sürgün, tomurcuk
Examples
That tomorrow night beneath the full moon….. I’ll sprout hair and fangs and eat people? Bullshit!
Yarın gece dolunayın altında…. kıllarım ve uzun dişlerim çıkacak ve insanları yiyeceğim, öyle mi? Saçmalık!
* Coyly pouting, booby-sprouting *
* Tripler yapan, göğüs büyüten *
astonished
astonished
s. afallamış
Examples I was astonished by his ignorance. Onun cehaletine şaşırdım. We were astonished by his bold attempt. Onun pervasız hareketine şaşırmıştık.
glaring
glaring
s. çok parlak, göz kamaştırıcı, ışıl ışıl, cırtlak, göze batan, apaçık, dik dik bakan
Examples
They all turned and glared at Tom.
Hepsi döndü ve Tom’a baktı.
She was blinded by the glare of headlights and could not avoid the accident.
O, farların parlamasıyla kör oldu ve kazadan kaçınamadı.
nasty
nasty
s. iğrenç, çirkin, kötü, pis, edepsiz, fırtınalı, ayıp, müstehcen
Examples
Nicholas can’t seem to get rid of his nasty cold.
Nicholas kötü soğuk algınlığından kurtulamıyor gibi görünüyor.
She gives me a nasty look every time she sees me.
O beni her ne zaman görse bana edepsiz bir görüntü verir.
infuriating
infuriating
s. çileden çıkaran, çıldırtan, sinir bozucu
Examples He was infuriated by what she said. Onun söylediğiyle çileden çıkarıldı. His overbearing manner infuriates me. Onun küstah tavrı beni kızdırıyor.
underdog
underdog
i. ezilen kişi, mazlum, yenilen kimse
Examples
And keep in mind, you’re the underdog here,
Ve unutma ki, buradaki mazlum, ezilen kişi sensin.
Luciano, the underdog in the match, will be trying to make the champ eat humble pie.
Luciano, maçtaki ezilen kişi, şampiyona mutevazı pasta yedirmeye çabalıyor olacak.
pompous
pompous
s. kendini beğenmiş, azametli, cafcaflı, görkemli, şatafatlı, tantanalı, şişirilmiş (dil)
Examples
Do people ever accuse you of being pompous?
İnsanlar seni hiç kendini beğenmiş olarak suçlar mı?
Tom is pompous.
Tom görkemli.
toughest
toughest
en zor
Examples
He looked the toughest of all the challengers.
Bütün rakiplerin en zorlusu görünüyordu.
It’s like quitting smoking. The first week is the toughest then you get over it . Try chewing gum.
Tıpkı sigarayı bırakmak gibi birşey. İlk hafta en zorudur, daha sonra aşarsın. Sakız çiğnemeyi dene.
worshipping
worshipping
i. tapınma
Examples That tribe worships its ancestors. O kabile atalarına tapar. Morning worship begins at eleven o'clock. Sabah ibadeti saat on birde başlar.
unanimous
unanimous
s. aynı fikirde, müttefik, oybirliği ile verilmiş
Examples The board gave unanimous approval. Kurul oy birliği ile onay verdi. The election was unanimous. Seçim oybirliğiyle alındı.
naive
naive
s. saf, bön, toy
Examples It's naive of you to believe that. Ona inanmak sizin saflığınızdandır. Oh. You are so naive. Oh. çok safsınız.
adjourn
adjourn
f. ertelemek, sonraya bırakmak, son vermek (oturum vs), dağılmak, geciktirmek, geçmek (bir yere)
Examples
The committee adjourned for two weeks.
Komite iki hafta ara verdi.
I’m going to find out what happened! This committee is now adjourned.
Neler olduğunu öğreneceğim! Bu duruşma ertelenmiştir.
Unity
Unity
i. birlik, teklik, bütünlük, beraberlik
Examples The main idea in his speech was unity. Konuşmasındaki ana fikir birlikti. He spoke of party unity. O, parti birliği hakkında konuştu.
escalating
escalating
[escalate] f. yükseltmek, artırmak, kızıştırmak, yükselmek, çıkmak
Examples
The White House worries that the crisis could escalate.
Beyaz Saray, krizin tırmanabileceğinden endişe ediyor.
Things escalated quickly.
İşler hızla tırmandı.
spectator
spectator
i. seyirci, izleyici
Examples
The spectators have been waiting in the queue all day.
Seyirciler bütün gündür kuyrukta bekliyorlar.
What’s your favorite spectator sport?
Favori gösteri sporun nedir?
esteemed
esteemed
s. hatırı sayılır, saygıdeğer, saygın
Examples
They held her in high esteem as their benefactor.
Onlar hayırseverleri olarak onu yüksek itibara tuttu.
Her school is held in the highest esteem in this town.
Onun okulu bu kasabanın en çok tutulan okuludur.
we’ve moved past it.
geçmişte kaldı
geçmişte bıraktık
defied
defied
meydan okumak
küçümsemek
Examples
They defied the laws of the king.
Onlar kralın yasalarına meydan okudular.
We defy our foes, for our passion makes us strong!
Hırs bizi güçlü yaptığı için biz düşmanlarımıza meydan okuruz!
bay
bay
f. havlamak, ulumak
i. defne; körfez, koy; dikme (yapı), bölme; uluma, havlama; peron, revir (gemi)
s. doru, kızıl doru
bay
n. small arm of the sea where the shore curves inward; laurel (type of shrub); chamber, compartment; compartment containing a drive (Computers); howl of a hunting dog; dark reddish-brown color; bay-colored horse
v. bark, howl
adj. having a dark reddish-brown color (as of a horse)
Examples This bay is called New York Harbor. Bu körfeze New York Harbor denir. The bay has more yachts than sailboats. Körfezde yelkenlilerden daha çok yatlar var.
nook
nook
i. kuytu yer, köşe, kuytu
Examples
I’ve searched every nook and cranny but I couldn’t find the skirt.
Her tarafı didik didik aradım ama eteği bulamadım.
cranny
cranny
i. çatlak, yarık; kuytu, sığınak
Examples
I’ve searched every nook and cranny but I couldn’t find the skirt.
Her tarafı didik didik aradım ama eteği bulamadım.
palpable
palpable
s. dokunulabilir, elle tutulur, somut, belli
Examples
I have a palpable proof.
Somut bir kanıtım var.
ferocity
ferocity
i. gaddarlık, vahşilik
Examples
All laws are an attempt to domesticate the natural ferocity of the species.
John W. Gardner
Tüm kanunlar, türlerin doğal canavarlıklarını evcilleştirme teşebbüsüdür.
deluge (delyüc)
deluge
f. sel basmak, su basmak; yağmuruna tutmak
i. tufan, su baskını, sel; yağmur
Examples
The flood of 1342 was the biggest deluge in the history of central Europe.
1342 seli orta Avrupa tarihinin en büyük seliydi.
elicit
elicit
f. çıkarmak, öğrenmek, meydana çıkarmak, aydınlatmak, tepki göstermek, tepkiye neden olmak
Examples
Nicholas tried to elicit a response from Mary.
Nicholas Mary’den bir yanıt almaya çalıştı.
Tom tried to elicit a response from Mary.
Tom Mary’den bir yanıt almaya çalıştı.
exceeding
exceeding
s. aşırı, ölçüsüz, olağanüstü
Examples
Imports exceeded exports last year.
Geçen yıl ithalat ihracatı aştı.
It worked! The energy level exceeded the target value! Thank you, Amon! That was excellent!
Çalıştı! Enerji seviyesi hedef değeri aştı! Teşekkür ederim Amon! Bu mükemmeldi!
blatantly
blatantly
pervazsızca
Examples
Don’t expect me to be truthful when you keep lying to me so blatantly.
Bana göz göre göre yalan söylemeyi sürdürürken benden doğru sözlü olmamı bekleme.
brutal
brutal
s. vahşi, yabani, acımasız, gaddar, zalim, kaba, yontulmamış, sert, şiddetli
Examples
He always behaves compassionately everyone, whereas his sister is brutal entirely.
O herkese merhametle davranıyor, oysa kız kardeşi büsbütün yabani.
It’s going to be brutal.
Bu acımasız olacak.
brawl
brawl
f. kavga etmek, tartışmak, gürül gürül akmak
i. kavga, tartışma, hırgür
Examples The police brawled with the demonstrators. Polis göstericilerle dalaştı. Tom didn't start the brawl. Kavgayı Tom başlatmadı.
swinging
swinging
i. sallama, sallanma, salınım
s. sallanan, salınan, kuvvetli, etkili, ritmik, canlı, hareketli, değişken, inip çıkan, açık (sekste), eşini paylaşan
Examples
Swing music was a new form of jazz.
Swing müzik jazz’ın yeni bir formuydu.
We still have to swing by Wyndham’s before they close.
Kapanmadan önce Wyndham’a uğramamız gerekiyor.
shenanigan (şenenigin)
shenanigan
i. kurnazlık, uyanıklık, dalaverecilik, saçmalık
Examples
Are you up to any shenanigans tonight, or are you having a quiet one?
Bu gece cinlik peşinde misin, yoksa edebinle duruyor musun?
I’ve had enough of your shenanigans.
Senin maskaralıklarından usandım.
the fourth year in a row
üst üste dördüncü yıl
wield
wield
f. kullanmak
Examples
Tempering is not the main thing. The strength of a sword is measured by the arm that wields it!
Çeliği sertleştirme işlemi asıl mesele değil. Bir kılıcın gücü onu kullanan kolla ölçülür!
supposedly
supposedly
z. güya, sözümona: He´s supposedly a great scholar. Güya büyük bir âlim.
Examples
Tom is supposedly very wealthy.
Tom sözüm ona çok zengin.
Mary was supposedly on business in Boston, but Tom claimed to have seen her in New York last night.
Mary sözde iş için Boston’daydı ama Tom onu dün gece New York’ta gördüğünü iddia etti.
impurity
impurity
i. saf olmama, kirlilik, pislik, katışıklık, iffetsizlik
Examples
think of… impurity.
baştan çıkarabilir.
possessed
possessed
s. cinli, perili, çılgın, deli
Examples
He possessed a large house and two cars.
O büyük bir ev ve iki arabaya sahipti.
She seems to be possessed by an evil spirit.
O kötü bir ruh tarafından ele geçirilmiş gibi.
wage
wage
f. sürdürmek, devam ettirmek, yürütmek
i. ücret, haftalık, maaş, yevmiye
Examples
The union won a 5% wage increase.
Sendika % 5 oranında ücret artışı kazandı.
Nicholas’ been working for minimum wage.
Nicholas asgari ücret için çalışmaktadır.
aftermath
- akıbet; 2. (kötü) sonuç; 3. akibet;
lap
lap
f. sarmak, dolamak, örtmek, üstüne koymak, üst üste gelmek, tur yapmak, yalayarak içmek, şapır şupur içmek, şapırdatmak, oburca yemek, yalayıp yutmak
i. kucak, dizüstü etek, etek, halat, ip, tur, etap, kat, köpek maması (sulu), şapırtı, dalga sesi
Examples The child slept on its mother's lap. Çocuk annesinin kucağında uyudu. - I don't want him sitting on my lap. - He'll stay in the background. - Kucağıma oturmasını istemiyorum. - Arkada duracak.
conspire
conspire
f. gizlice anlaşmak, anlaşmak, komplo kurmak; fesat çıkarmak; birlik olmak; suikâst hazırlamak; kurmak
Examples
Your hatred of the Peacekeepers can never approach ours. Fate has conspired to forge this alliance
Arabuluculara karşı nefretin bizim nefretimizin yanından bile geçemez. Kader bu birliği bozmak için uğraşıyor.
- You two have a date?
- No, it’s the Cardinal. He’s conspiring against the King.
- İkinizin, randevusu mu var?
- Hayır, Kardinalin var. Krala karşı suikast hazırlıyor.
smooth
smooth
f. düzleştirmek, düzlemek, düzeltmek, kolaylaştırmak, yumuşatmak, sakinleştirmek, sakinleşmek, süt liman olmak
s. düz, pürüzsüz, huzur veren, sakin, kolay, akıcı, düzgün, hoş, tatlı, yumuşak, şık, mükemmel, sinekkaydı
Examples
I love the texture of your skin So smooth, like velvet.
Teninin yüzeyine bayıldım. Kadife gibi yumuşacık.
Her skin is so smooth. I’m jealous with her.
Cildi çok pürüzsüz. Onu kıskanıyorum.
peg
peg
f. ağaç çivi ile çakmak, kazık çakarak sabitlemek, belirlemek, saptamak, atmak (taş vb.)
i. ağaç çivi, askı kancası (elbise), çamaşır mandalı, kazık (kısa), bahane, dübel, sodalı viski [brit.], akort vidası, mazeret, vesile
Examples
He usually pegs himself away at his work.
Genellikle kendini işine kaptırıp çalışır.
The motor pegged down at the first use.
Motor ilk kullanılışta bozuldu.
accusation
accusation
i. suçlama, itham
Examples What's the accusation against him? Onun aleyhindeki suçlama nedir? Michael Clinton denied the accusation. Michael Clinton suçlamayı reddetti.
bold
bold
s. cesur, gözüpek, cüretli, atılgan, cesaret isteyen; küstah, arsız, utanmaz, göze çarpan, koyu renk yazılmış; dik
Examples We need somebody with bold new ideas. Cesur yeni fikirleri olan birine ihtiyacımız var. We were astonished by his bold attempt. Onun pervasız hareketine şaşırmıştık.
break-in
haneye tecavüz; 2. meskene tecavüz; 3. zorla girme;
sentiment
sentiment
i. hassaslık, duyarlılık, duygusallık, his, duygu
Examples
It was rather surprising to discover a deep vein of sentiment in little Geoege Potter.
Küçük George Petter’da derin bir duygu keşfetmek gerçekten şaşırtıcıydı.
There wasn’t eough sentiment - that’s the way I figured out.
Yeterine duygu yoktu- Benim düşünebildiğim yolu buydu.
overheard
overheard
[overhear] f. kulak misafiri olmak, kulak kabartmak, tesadüfen duymak
Examples
They were afraid of being overheard.
Gizlice dinlenilmekten korktular.
Nicholas overheard Mary talking about him.
Nicholas Mary’nin onun hakkında konuştuklarına kulak misafiri oldu.
nefarious
nefarious
s. kötü, çirkin, alçak, hain
sign up
- sözleşme imzalamak; 2. yazılmak; 3. kaydol;
persecute
persecute
f. eziyet etmek, acı çektirmek, işkence etmek, sıkıntı vermek
Examples The Romans persecuted Christians. Romalılar Hristiyanlara zulmetti. Tom felt persecuted. Tom zulme uğramış hissetti.
renowned
renowned
s. ünlü, meşhur, şöhretli, şanlı
Examples He was renowned to be a very good pilot. O çok iyi bir pilot olduğu için ünlüydü. Tom is a renowned chef. Tom ünlü bir aşçıbaşı.
wrath
wrath
i. öfke, gazap, hiddet
Examples
You do not want to incur the wrath of God.
Sen Tanrının gazabına uğramak istemezsin.
-They serve you more than your spouse
-I do not believe you can thus appease my wrath
-Sana, kendi eşinin verdiği hizmetten daha iyi bir hizmet veriyorlar.
-Öfkemi böyle yatıştırmaya çalışmana inanamıyorum
flawless
flawless
s. kusursuz, defosuz, lekesiz
Examples
How can you speak such flawless German?
Nasıl böyle kusursuz Almanca konuşabiliyorsun?
arboreal
arboreal
s. ağaç, ağaçsıl, ağaçta yaşayan
dormitory
dormitory
i. yatakhane, koğuş, yurt
Examples Nicholas got locked out of his dormitory. Nicholas yurdunun dışında kilitli kaldı. We all live in the same dormitory. Hepimiz aynı yurtta yaşarız.
rustic
rustic
i. köylü, taşralı, hödük, kaba kimse, yontulmamış tip
s. köy, rustik, hoyrat, kırsal, köylü, sade, gösterişsiz, yontulmamış, kaba, kaba biçimli
vanity
vanity
i. değersizlik, boşunalık, kurum, gösteriş, gurur, hava, kibir, makyaj masası
Examples Pampered vanity is a better thing perhaps than starved pride. Joanna Baillie Şımartılmış gurur belkide aç bırakılarak boyun eğdirilmiş kibirden daha iyi bir şeydir. - You're crazy. - Vanity looked fine in "Last Dragon". - Delisin sen. - ''Last Dragon''da daha iyiydi.
patrol
patrol
f. devriye gezmek
i. devriye, devriye gezme, keşif kolu
Examples
Soldiers go on patrol in a military vehicle.
Askerler askeri bir araçta devriye giderler.
l sent a patrol to find them. They haven’t returned yet.
Onları bulmaları için bir devriye gönderdim. Henüz dönmediler.
convict
convict
f. mahkum etmek, suçlu bulmak; kabullendirmek
i. suçlu, hükümlü, mahkum
Examples
A convict has escaped from prison.
Hapishaneden bir mahkum kaçtı.
Nicholas was convicted and sentenced to death.
Nicholas suçlu bulundu ve ölüm cezasına çarptırıldı.
impede
impede
f. geciktirmek, engellemek, sekte vurmak, sürüncemede bırakmak
Examples
Storms at sea impeded our progress.
Denizdeki fırtına ilerlememizi engelledi.
beacon
beacon
f. işaret koymak, yol göstermek
i. fener, işaret ateşi, işaret kulesi, uyarı ışığı, radyofar, yol gösteren sinyal, trafik lâmbası
Examples
Alone! Alone! No beacon, far or near! No chart, no compass, and no anchor stay!
Ada Cambridge
Yalnızız!, yalnızız!, deniz feneri yok, uzaktamıyız yakındamıyız!Deniz haritası yok, pusula yok ve kalmak için çapamız yok!.
curfew
curfew
i. sokağa çıkma yasağı; karatma zamanı; yat borusu; karartma zili
Examples
Given Lux’s failure to make curfew, everyone expected a crackdown.
Lux’un eve dönüş saatini tutturamayışı yüzünden herkes bir facia bekliyordu.
A curfew was imposed on the city.
Şehirde sokağa çıkma yasağı konuldu.