Untrennbare Verben Flashcards

1
Q

betragen

A

Türkçe Anlamı:
1. Bir miktar veya değere sahip olmak (Bir şeyin miktarı veya değeri hakkında konuşurken kullanılır. Örneğin, para, mesafe veya bir miktar.)
2. Davranmak, tutum sergilemek (Bir kişinin davranış biçimi, tutumu veya tavrı.)

Almanca Anlamı:
• (Eine bestimmte Menge oder einen bestimmten Wert haben) – Bir şeyin miktarı veya değeri olmak.
• (Sich auf eine bestimmte Weise verhalten) – Bir kişinin belirli bir şekilde davranması veya tutum sergilemesi.

İngilizce Anlamı:
• To amount to, to total (a certain value or quantity)
• To behave, to conduct oneself

1.	Der Preis für das Ticket beträgt 50 Euro.
•	Biletin fiyatı 50 Euro’dur.
2.	Seine Schulden betrugen am Ende des Jahres 5.000 Euro.
•	Borçları yıl sonunda 5.000 Euro’ya ulaştı.
3.	Das Verhalten des Mitarbeiters betrug sich immer höflich.
•	Çalışanın davranışı her zaman kibarca oluyordu.
4.	Die Entfernung zwischen den beiden Städten beträgt 200 Kilometer.
•	İki şehir arasındaki mesafe 200 kilometredir.
5.	Sein Verhalten während des Meetings betrug sich respektvoll und professionell.
•	Toplantı sırasında davranışı saygılı ve profesyoneldi.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Ungehorsam (itaatsizlik)
• Unhöflichkeit (kabalık)
• Verletzen (ihlal etmek)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Summe betragen (toplamda olmak)
• Sich verhalten (davranmak)
• Sich aufführen (davranış sergilemek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
2
Q

ertragen

A

Türkçe Anlamı:
1. Bir şeyi, durumu veya acıyı dayanarak kabul etmek (Fiziksel veya duygusal bir acıya, sıkıntıya dayanmak ve buna katlanmak.)
2. Zorlu bir durumu sabırla veya zorla kabul etmek (Zor bir durumda, sabırlı bir şekilde veya isteksizce bir durumu kabullenmek.)

Almanca Anlamı:
• (Schmerzen, Schwierigkeiten oder unangenehme Situationen aushalten) – Acıları, zorlukları veya hoş olmayan durumları dayanarak, sabırla kabul etmek.
• (Mit etwas unangenehmem umgehen oder tolerieren) – Hoş olmayan bir şeyle başa çıkmak ya da buna katlanmak.

İngilizce Anlamı:
• To endure, to bear (pain, hardship, or unpleasant situations)
• To tolerate, to put up with

1.	Er hat die Schmerzen nach der Operation tapfer ertragen.
•	O, ameliyat sonrası ağrıları cesurca dayanarak kabul etti.
2.	Sie konnte das laute Geräusch nicht länger ertragen und ging weg.
•	O, yüksek sesi daha fazla dayanamadı ve gitti.
3.	Wir müssen diese schwierige Zeit gemeinsam ertragen.
•	Bu zorlu dönemi birlikte katlanarak geçirmeliyiz.
4.	Manchmal muss man Dinge ertragen, die man nicht ändern kann.
•	Bazen değiştiremeyeceğiniz şeylere katlanmak zorunda kalırsınız.
5.	Erträgst du die Kälte draußen ohne Jacke?
•	Dışarıdaki soğuğa ceketsiz dayanabiliyor musun?

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Vermeiden (kaçınmak)
• Aufgeben (pes etmek)
• Flüchten (kaçmak)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Aushalten (dayanmak, katlanmak)
• Tolerieren (tahammül etmek, katlanmak)
• Ertragen (sabırla kabul etmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
3
Q

vertragen

A

Türkçe Anlamı:
1. Birini ya da bir şeyi kabul etmek ve birlikte uyum içinde olmak (İki kişi veya iki şey arasındaki uyum, anlaşmazlıkları kabul etmek ve onlarla yaşamak.)
2. Bir durumu veya bir şeyi tolere etmek, dayanmak (Zorlu, sıkıntılı veya rahatsız edici bir durumu kabul etmek ve katlanmak.)
3. Bir gıda veya maddeye karşı alerjik reaksiyon göstermemek (Bazen sağlığa dair, örneğin bir maddeyi sindirebilmek veya ona karşı alerjik olmamak.)

Almanca Anlamı:
• (Mit jemandem oder etwas in Harmonie leben und keine Konflikte haben) – Birisiyle veya bir şeyle uyum içinde yaşamak, çatışma yaşamamak.
• (Mit etwas Unangenehmem umgehen, tolerieren) – Hoş olmayan bir şeyi tolere etmek veya buna katlanmak.
• (Keine gesundheitlichen Probleme bei bestimmten Substanzen haben) – Belirli maddelere karşı alerjik reaksiyon göstermemek.

İngilizce Anlamı:
• To get along with, to live in harmony with
• To tolerate, to bear (something unpleasant)
• To be able to tolerate (food, substances, etc.) without issues

1.	Sie können sich sehr gut miteinander vertragen.
•	Birbirleriyle çok iyi geçiniyorlar.
2.	Ich vertrage keine Laktose, deshalb trinke ich keine Milch.
•	Laktoz toleransım yok, bu yüzden süt içmiyorum.
3.	Er konnte den Stress in der Arbeit nicht länger vertragen.
•	O, işteki strese daha fazla dayanamadı.
4.	Die beiden Nationen haben nach vielen Jahren des Krieges endlich Frieden geschlossen und vertragen sich jetzt.
•	İki millet, yıllarca süren savaşın ardından nihayet barış yaptı ve şimdi birbirleriyle uyum içinde yaşıyorlar.
5.	Es ist schwierig, mit so einem schwierigen Chef zu arbeiten, aber ich versuche, mich zu vertragen.
•	Böyle zor bir patronla çalışmak zor, ama ben onunla uyum içinde olmaya çalışıyorum.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Sich streiten (tartışmak)
• Unverträglich sein (uyumsuz olmak)
• Konflikt haben (çatışmak)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Auskommen (geçinmek, uyum içinde olmak)
• Tolerieren (tahammül etmek, katlanmak)
• Vertragen können (katlanabilmek, tolere edebilmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
4
Q

verfahren

A

Türkçe Anlamı:
1. Bir yöntem veya işlem biçimi (Bir şeyi başarmak veya bir sorunu çözmek için izlenen sistematik yol veya teknik. Genellikle prosedürler veya kurallar anlamında kullanılır.)
2. Birinin yanlış veya hatalı bir şekilde hareket etmesi (Yanlış bir şekilde davranmak veya işlem yapmak.)
3. Bir olayın, durumun ilerleyişi (Bir şeyin ilerlemesi veya bir şeyin işleyişi.)

Almanca Anlamı:
• (Eine Methode oder Vorgehensweise zur Durchführung eines Prozesses oder einer Aufgabe) – Bir süreci veya görevi yerine getirmek için izlenen yol veya yöntem.
• (Unrichtig handeln oder sich in eine falsche Richtung entwickeln) – Yanlış bir şekilde hareket etmek veya yanlış bir yöne gitmek.
• (Der Verlauf eines Vorgangs oder Ereignisses) – Bir olayın veya sürecin ilerleyişi.

İngilizce Anlamı:
• Procedure, method, process
• To act incorrectly, to proceed in a wrong way
• Progress, course (of a process or event)

1.	Das Verfahren zur Anmeldung ist sehr einfach.
•	Kayıt işlemi çok basittir.
2.	Er hat das Verfahren falsch angewendet und das Ergebnis war fehlerhaft.
•	O, prosedürü yanlış uyguladı ve sonuç hatalı oldu.
3.	Die Verhandlung wird nach einem festgelegten Verfahren durchgeführt.
•	Duruşma belirli bir prosedüre göre yapılmaktadır.
4.	Ich kann mit diesem Verfahren nicht zufrieden sein, es dauert zu lange.
•	Bu işlemden memnun olamam, çok uzun sürüyor.
5.	Es gibt ein spezielles Verfahren, um diese Art von Problemen zu lösen.
•	Bu tür sorunları çözmek için özel bir yöntem vardır.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Chaotisch handeln (kaotik bir şekilde hareket etmek)
• Fehlerhaft (hatalı olmak)
• Unordnung (düzensizlik)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Methode (yöntem)
• Prozess (süreç)
• Vorgehen (yaklaşım, yöntem)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
5
Q

erfahren

A

Türkçe Anlamı:
1. Bir şeyi öğrenmek, duymak veya tecrübe etmek (Bir konuda bilgi edinmek veya bir durumu yaşamak.)
2. Deneyim kazanmak (Bir olay veya durum sonucunda bilgi veya deneyim elde etmek.)
3. Biri tarafından bir şeyin başına gelmesi (Bir kişinin belirli bir olayla karşılaşması veya bir şeyin onun başına gelmesi.)

Almanca Anlamı:
• (Etwas durch Wahrnehmung, Hören oder Lesen lernen) – Bir şeyi gözlemleyerek, duyarak veya okuyarak öğrenmek.
• (Durch eine Handlung oder ein Ereignis Wissen oder Erfahrung sammeln) – Bir eylem veya olay sonucunda bilgi veya deneyim edinmek.
• (Jemandem passiert etwas, er erlebt etwas) – Birine bir şeyin olması, bir olayın başına gelmesi.

İngilizce Anlamı:
• To learn (something) through experience or by being told
• To gain experience or knowledge
• To experience (something) or to undergo something

1.	Ich habe gestern eine interessante Nachricht erfahren.
•	Dün ilginç bir haber öğrendim.
2.	Erfahrene Mitarbeiter sind für unser Unternehmen sehr wichtig.
•	Deneyimli çalışanlar, şirketimiz için çok önemlidir.
3.	Sie hat im Urlaub viel über die Kultur des Landes erfahren.
•	Tatilde, ülkenin kültürü hakkında çok şey öğrendi.
4.	Wie hast du das erfahren?
•	Bunu nasıl öğrendin?
5.	Nach vielen Jahren der Arbeit hat sie viel erfahren und ist jetzt Expertin auf ihrem Gebiet.
•	Yıllarca süren çalışmanın ardından çok şey öğrendi ve şimdi kendi alanında uzmandır.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Ignorieren (göz ardı etmek, bilmemek)
• Unwissend sein (bilgisiz olmak)
• Übersehen (gözden kaçırmak)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Lernen (öğrenmek)
• Erleben (tecrübe etmek)
• Hören (duymak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
6
Q

befahren

A

Türkçe Anlamı:
1. Bir yol veya alanı araçla kullanmak (Bir yolu, nehri veya başka bir ulaşım alanını araçla geçmek.)
2. Bir yolu, bir bölgeyi düzenli olarak kullanmak (Bir yolu veya bölgeyi sürekli olarak kullanmak ya da geçmek.)

Almanca Anlamı:
• (Mit einem Fahrzeug einen Weg, ein Gewässer oder eine Strecke befahren) – Bir araçla bir yol, su yolu veya mesafeyi geçmek.
• (Einen Bereich regelmäßig mit einem Fahrzeug nutzen) – Bir alanı veya yolu düzenli olarak araçla kullanmak.

İngilizce Anlamı:
• To drive on (a road, path, or route)
• To navigate (a waterway or a road) with a vehicle
• To travel along a road or route regularly

1.	Die Straße ist für Lastwagen befahrbar.
•	Bu yol, kamyonlar için geçilebilir.
2.	Der Fluss ist tief genug, um mit einem Boot befahren zu werden.
•	Nehir, bir tekneyle geçilebilecek kadar derindir.
3.	Wir befahren jeden Tag den gleichen Weg zur Arbeit.
•	Her gün işe aynı yolu kullanıyoruz.
4.	Die neue Autobahn wird in den nächsten Jahren oft befahren.
•	Yeni otoban, önümüzdeki yıllarda sıkça kullanılacak.
5.	Dieser Abschnitt der Straße ist zu gefährlich, um ihn nachts zu befahren.
•	Bu yolun bu kısmı, gece kullanılmak için çok tehlikeli.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Meiden (kaçınmak, bir yerden uzak durmak)
• Vermeiden (kaçınmak, kullanmamak)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Befahren (geçmek, kullanmak)
• Fahren (sürmek, gitmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
7
Q

erfragen

A

Türkçe Anlamı:
1. Bir şeyin bilgisini almak amacıyla soru sormak (Bir konu hakkında bilgi edinmek için soru sormak.)
2. Birinden bir şey hakkında bilgi istemek (Özellikle bir kişinin bilgiye dair bilgi almak için sorular sormak.)

Almanca Anlamı:
• (Jemanden nach etwas fragen, um Informationen zu erhalten) – Birine bir şey hakkında bilgi edinmek için soru sormak.
• (Wissen oder Fakten erfragen, meist gezielt) – Genellikle hedeflenmiş bilgi veya gerçekleri öğrenmek için soru sormak.

İngilizce Anlamı:
• To inquire, to ask about something
• To ask for information about something
• To question someone to gather information

1.	Ich habe den Weg zum Bahnhof erfragt.
•	Tren istasyonuna giden yolu sordum.
2.	Sie hat die Preise im Geschäft erfragt, bevor sie das Produkt kaufte.
•	Ürünü almadan önce mağazada fiyatları sordu.
3.	Er fragte den Lehrer nach den Prüfungsanforderungen.
•	Sınav gereksinimlerini öğretmene sordu.
4.	Wenn du nicht sicher bist, erfrag die Details beim Kundenservice.
•	Emin değilsen, detayları müşteri hizmetlerinden sor.
5.	Ich habe bei der Touristeninformation erfragt, wie man zum Museum kommt.
•	Turist bilgilendirme ofisinden müzeye nasıl gidileceğini sordum.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Beantworten (cevaplamak)
• Erklären (açıklamak)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Fragen (sormak)
• Nachfragen (soru sormak, sorgulamak)
• Inquirieren (soru sormak, bilgi edinmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
8
Q

befragen

A

Türkçe Anlamı:
1. Birini sorgulamak veya bir konuda bilgi almak amacıyla soru sormak (Genellikle bir kişinin fikirlerini, bilgilerini veya görüşlerini almak için yapılan soruşturma.)
2. Birini detaylı şekilde soru sormak, incelemek (Bir konuyu ya da durumu anlamak için derinlemesine soru sormak.)

Almanca Anlamı:
• (Jemanden nach etwas fragen, um Informationen zu erhalten) – Birine bir şey hakkında bilgi almak için soru sormak.
• (Eine Person detailliert nach etwas befragen, oft im Rahmen einer Untersuchung oder Umfrage) – Birini, genellikle bir araştırma ya da anket çerçevesinde detaylı bir şekilde sorgulamak.

İngilizce Anlamı:
• To question, to interrogate
• To ask someone about something, typically in a detailed or formal way
• To survey or inquire deeply

1.	Der Journalist befragte den Zeugen nach dem Vorfall.
•	Gazeteci, tanığı olayla ilgili olarak sorguladı.
2.	Die Forscher befragten die Teilnehmer zu ihren Gewohnheiten.
•	Araştırmacılar, katılımcıları alışkanlıkları hakkında sorguladılar.
3.	Polizei befragte den Verdächtigen zu seinem Aufenthaltsort.
•	Polis, şüpheliyi nerede olduğunu sormak için sorguladı.
4.	Im Rahmen der Studie wurden 500 Personen befragt.
•	Araştırma çerçevesinde 500 kişi sorgulandı.
5.	Ich habe meine Kollegen befragt, um ihre Meinung zu dem Thema zu hören.
•	Konu hakkında onların görüşlerini duymak için iş arkadaşlarımı sorguladım.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Antworten (cevap vermek)
• Beantworten (cevaplamak)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Fragen (sormak)
• Nachfragen (tekrar soru sormak)
• Erfragen (soru sorarak bilgi almak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
9
Q

vorkommen

A

Türkçe Anlamı:
1. Bir şeyin veya olayın meydana gelmesi, ortaya çıkması (Bir şeyin var olması veya bir yerde bulunması.)
2. Bir yerde veya zaman diliminde mevcut olmak (Bir şeyin, bir yerde veya bir durumda bulunması.)
3. Bir olgunun, bir şeyin meydana gelmesi veya yaşanması (Özellikle doğa olayları veya durumlar için kullanılır.)

Almanca Anlamı:
• (Eintreten, geschehen, sich manifestieren) – Bir olayın, durumun ya da varlığın ortaya çıkması.
• (An einem bestimmten Ort oder in einer bestimmten Situation auftreten) – Belirli bir yerde veya durumda meydana gelmek.

İngilizce Anlamı:
• To occur, to happen
• To be found, to exist in a certain place
• To take place or appear

B2 Düzeyinde Almanca Örnek Cümleler:
1. In dieser Region kommt der Wolf immer häufiger vor.
• Bu bölgede kurt giderek daha sık görülüyor.
2. Es kann vorkommen, dass der Flug verspätet ist.
• Uçuşun gecikmesi mümkün olabilir.
3. In der Natur kommen verschiedene Pflanzenarten vor.
• Doğada farklı bitki türleri bulunur.
4. Solche Fehler kommen in der Praxis häufig vor.
• Bu tür hatalar pratikte sıkça meydana gelir.
5. Es kommt oft vor, dass er zu spät zur Arbeit kommt.
• Çoğu zaman işe geç kalır.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Verhindern (engellemek, önlemek)
• Unmöglich sein (imkansız olmak)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Eintreten (meydana gelmek)
• Geschehen (olmak, yaşanmak)
• Ergehen (gerçekleşmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
10
Q

verkommen

A

Türkçe Anlamı:
1. Bozulmak, kötüleşmek, çürümek (Bir şeyin fiziksel ya da ahlaki olarak kötüye gitmesi, zarar görmesi.)
2. Ahlaken kötüleşmek, yozlaşmak (Bir kişinin davranışlarının ya da durumunun bozulması, kötü hale gelmesi.)
3. Bir şeyin yok olmak veya harabe hale gelmesi (Genellikle eski binalar veya yerlerin bozulması.)

Almanca Anlamı:
• (In schlechtem Zustand geraten, sich verschlechtern) – Bir şeyin kötü durumda olmak, bozulmak.
• (Moralisch oder ethisch in einen schlechten Zustand geraten) – Ahlaki olarak kötüleşmek, yozlaşmak.
• (Zerstört oder verfallen sein) – Yıkılmak, harabe haline gelmek.

İngilizce Anlamı:
• To decay, to deteriorate
• To become morally corrupt
• To fall into disrepair, to become ruined

1.	Das alte Gebäude ist verkommen und steht kurz vor dem Abriss.
•	Eski bina harabe olmuş ve yıkılmak üzere.
2.	Die Verhältnisse in der Stadt haben sich in den letzten Jahren stark verkommen.
•	Şehirdeki koşullar son yıllarda büyük ölçüde kötüleşti.
3.	Er ist in eine sehr negative Richtung verkommen und hat jegliche Moral verloren.
•	O, çok olumsuz bir yöne doğru kötüleşti ve tüm ahlakını kaybetti.
4.	Das Essen verkommt, wenn es zu lange in der Sonne liegt.
•	Yiyecek, güneşte çok uzun süre kalırsa bozulur.
5.	Die Straßen in diesem Viertel sind verkommen und voller Müll.
•	Bu mahalledeki yollar bozulmuş ve çöp dolu.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Erholen (iyileşmek)
• Sanieren (yenilemek, onarmak)
• Verbessern (iyileştirmek)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Verfallen (yıkılmak, harabe hale gelmek)
• Verschlechtern (kötüleşmek)
• Zerfallen (dağılmak, çürümek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
11
Q

entkommen

A

Türkçe Anlamı:
1. Kurtulmak, kaçmak (Bir tehlikeden, durumdan ya da yerden kaçmak veya ondan kurtulmak.)
2. Bir şeyden ya da bir durumdan kaçmak (Zorluklardan, sorumluluklardan ya da engellerden kaçmak.)

Almanca Anlamı:
• (Von einer Gefahr oder einer unangenehmen Situation fliehen oder sich befreien) – Bir tehlikeden ya da kötü bir durumdan kaçmak.
• (Etwas entkommen, etwas nicht erreichen oder verhindern) – Bir şeyi atlatmak veya engellemeyi başarmak.

İngilizce Anlamı:
• To escape, to get away (Kaçmak, kurtulmak)
• To avoid, to elude (Kaçınmak, engellemeyi başarmak)

1.	Er konnte dem Gefängnis entkommen und wurde nie wieder gefunden.
•	Hapishaneden kaçtı ve bir daha hiç bulunamadı.
2.	Sie entkam knapp dem Unwetter, indem sie schnell ins Haus ging.
•	Fırtınadan zar zor kaçtı, hızlıca eve girdi.
3.	Es ist schwer, der Verantwortung zu entkommen, wenn man erwachsen ist.
•	Yetişkin olduğunda sorumluluktan kaçmak zordur.
4.	Trotz aller Bemühungen entkam er der Verhaftung.
•	Tüm çabalarına rağmen tutuklamadan kurtuldu.
5.	Der Dieb konnte den Polizisten entkommen, aber er wurde später geschnappt.
•	Hırsız, polislerden kaçmayı başardı ama daha sonra yakalandı.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Fangen (yakalamak)
• Ergreifen (yakalamak, ele geçirmek)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Fliehen (kaçmak, kaçmak)
• Entfliehen (kurtulmak)
• Entlaufen (kaçmak, kaçıp gitmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
12
Q

empfinden

A

Türkçe Anlamı:
1. Hissetmek (Bir duygu, his ya da bir fiziksel durum hakkında farkındalık duymak.)
2. Algılamak, anlamak (Bir durumu ya da durumu duygusal ya da zihinsel olarak değerlendirmek.)

Almanca Anlamı:
• (Gefühle oder Wahrnehmungen auf eine bestimmte Weise erleben) – Duyguları veya algıları belirli bir şekilde deneyimlemek.
• (Etwas emotional oder physisch wahrnehmen) – Bir durumu duygusal ya da fiziksel olarak hissetmek.

İngilizce Anlamı:
• To feel (Hissetmek)
• To perceive (Algılamak, farkına varmak)
• To experience (Deneyimlemek)

1.	Ich empfinde große Freude, wenn ich Musik höre.
•	Müzik dinlediğimde büyük bir sevinç hissediyorum.
2.	Er empfand das Gespräch als sehr interessant.
•	Konuşmayı çok ilginç buldu.
3.	Viele Menschen empfinden den Verlust eines Haustiers als sehr schmerzhaft.
•	Bir evcil hayvanın kaybını birçok insan çok acı verici hisseder.
4.	Sie empfindet Mitleid mit den Opfern des Unfalls.
•	Kazanın mağdurlarına karşı acıma hissediyor.
5.	Ich empfinde es als unhöflich, wenn jemand ohne zu grüßen an mir vorbeigeht.
•	Birisi selam vermeden yanımdan geçtiğinde bunu kaba olarak hissediyorum.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Ignorieren (göz ardı etmek)
• Verleugnen (inkar etmek)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Fühlen (hissetmek)
• Wahrnehmen (algılamak)
• Erleben (deneyimlemek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
13
Q

erfinden

A

Türkçe Anlamı:
1. Buldum, keşfetmek (Yeni bir şey yaratmak ya da yeni bir şeyin düşünülmesi, tasarlanması.)
2. Uydurmak (Gerçek olmayan bir şeyi oluşturmak ya da hayal ürünü bir şey söylemek.)

Almanca Anlamı:
• (Etwas Neues, Unbekanntes entwickeln oder schaffen) – Yeni veya bilinmeyen bir şey yaratmak, bulmak.
• (Etwas, das nicht wahr ist, erfinden) – Gerçek olmayan bir şey uydurmak, yaratmak.

İngilizce Anlamı:
• To invent (bulmak, icat etmek)
• To make up (uydurmak)

1.	Thomas Edison erfand die Glühbirne.
•	Thomas Edison ampulü icat etti.
2.	Sie hat eine interessante Geschichte erfunden.
•	İlginç bir hikaye uydurdu.
3.	Er hat eine neue Methode erfunden, um das Problem zu lösen.
•	Sorunu çözmek için yeni bir yöntem icat etti.
4.	Die Wissenschaftler erfinden ständig neue Technologien.
•	Bilim adamları sürekli yeni teknolojiler icat ediyor.
5.	Viele Kinder erfinden fantasievolle Geschichten.
•	Birçok çocuk hayal gücüyle dolu hikayeler uydurur.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Nachahmen (taklit etmek)
• Kopieren (kopyalamak)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Entwickeln (geliştirmek)
• Erfinden (icat etmek)
• Schaffen (yaratmak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
14
Q

befinden

A

Kelime: Befinden

Türkçe Anlamı:
1. Bir kişinin durumu (Fiziksel, ruhsal veya genel durumunu ifade eder.)
2. Bir yerin durumu (Bir yerin, çevrenin ya da nesnenin durumu.)

Almanca Anlamı:
• (Der Zustand einer Person oder Sache) – Bir kişinin veya şeyin durumu.
• (Sich in einem bestimmten Zustand befinden) – Belirli bir durumda olmak, bulunmak.

İngilizce Anlamı:
• Condition (durum)
• State (durum)
• To be in a certain state (belirli bir durumda olmak)

1.	Wie befindet sich dein Freund nach dem Unfall?
•	Arkadaşın kaza sonrası nasıl durumda?
2.	Es geht mir gut, danke, ich befinde mich in guter Verfassung.
•	İyiyim, teşekkür ederim, iyi bir durumdayım.
3.	Das Gebäude befindet sich in einem schlechten Zustand.
•	Bina kötü bir durumda.
4.	Wie befindet sich die Firma in diesem Jahr?
•	Şirket bu yıl nasıl bir durumda?
5.	Ich hoffe, dass du dich bald besser befindest.
•	Umarım yakında daha iyi olursun.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Schlecht fühlen (kötü hissetmek)
• Sich unwohl fühlen (kendini rahatsız hissetmek)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Zustand (durum)
• Lage (durum, vaziyet)
• Verfassung (durum, hal)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
15
Q

verstellen

A

Türkçe Anlamı:
1. Ayarlamak, konumunu değiştirmek (Bir şeyin yerini ya da pozisyonunu değiştirmek.)
2. Saklamak, gizlemek (Bir şeyi görünmez hale getirmek, gizlemek.)
3. Rol yapmak, tavır takınmak (Gerçek duygularını ya da düşüncelerini gizleyerek başkalarına farklı bir izlenim vermek.)

Almanca Anlamı:
• (Etwas in eine andere Position bringen) – Bir şeyin konumunu değiştirmek.
• (Etwas verbergen oder tarnen) – Bir şeyi saklamak veya gizlemek.
• (Sich anders verhalten, als man ist) – Gerçekten olmadığı bir şekilde davranmak.

İngilizce Anlamı:
• To adjust (ayarlamak)
• To disguise (gizlemek)
• To pretend (davranmak, tavır takınmak)

1.	Ich habe den Fernseher verstellt, damit er besser zu sehen ist.
•	Televizyonu daha iyi görünmesi için ayarladım.
2.	Er verstellt seine Stimme, um älter zu klingen.
•	Daha yaşlı görünmek için sesini değiştiriyor.
3.	Die Möbel wurden in der Wohnung verstellt.
•	Eşyalar evin içinde yer değiştirdi.
4.	Sie versuchte, ihre Gefühle zu verstellen, aber ich konnte es trotzdem merken.
•	Duygularını gizlemeye çalıştı, ama yine de fark ettim.
5.	Er hat das Bild absichtlich verstellt, um es vor den anderen zu verstecken.
•	Resmi kasıtlı olarak gizlemek için yerini değiştirdi.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Einstellen (ayar yapmak, doğru pozisyona getirmek)
• Entblößen (açığa çıkarmak)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Verbergen (saklamak)
• Tarnen (kamufle etmek, gizlemek)
• Täuschen (aldatmak, yanıltmak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
16
Q

entstellen

A

Türkçe Anlamı:
1. Şekli bozulmak, çirkinleşmek (Bir şeyin veya bir kişinin görünümünü bozmak, deforme etmek veya çirkinleştirmek.)
2. Yanıltıcı hale getirmek (Bir durumu ya da gerçeği yanlış şekilde göstermek, bozuk bir şekilde sunmak.)

Almanca Anlamı:
• (Das Aussehen von etwas oder jemandem negativ verändern) – Bir şeyin ya da birinin görünümünü olumsuz bir şekilde değiştirmek.
• (Eine Tatsache oder Situation verzerren) – Bir durumu veya gerçeği yanıltıcı bir şekilde sunmak.

İngilizce Anlamı:
• To distort (bozmak, şekli değiştirmek)
• To deform (şekil değiştirmek)
• To mutilate (bozmak, çirkinleştirmek)

1.	Der Unfall hat sein Gesicht entstellt.
•	Kaza yüzünü deforme etti.
2.	Die Fotos wurden entstellt, um sie interessanter zu machen.
•	Fotoğraflar, daha ilginç olmaları için bozulmuş.
3.	Er hat die Wahrheit entstellt, um sich selbst zu schützen.
•	Gerçeği, kendisini korumak için yanlış şekilde sunmuş.
4.	Die starke Sonne entstellt die Farben der Malerei.
•	Şiddetli güneş, tablonun renklerini bozar.
5.	Durch das Feuer wurden viele Gebäude entstellt.
•	Yangın nedeniyle birçok bina deforme oldu.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Gestalten (şekillendirmek)
• Verschönern (güzelleştirmek)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Verzerren (çarpıtmak, bozulmak)
• Verformen (şekil değiştirmek)
• Entarten (bozulmak, yozlaşmak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
17
Q

missachten

A

Türkçe Anlamı:
1. Göz ardı etmek, dikkate almamak (Bir durumu, kuralı veya görüşü umursamamak veya önemsememek.)
2. İhmal etmek (Bir şeyin varlığını ya da önemini görmezden gelmek.)

Almanca Anlamı:
• (Etwas nicht beachtet oder ignoriert lassen) – Bir şeyi dikkate almamak ya da göz ardı etmek.
• (Eine Regel oder Vorschrift missachten) – Bir kuralı veya düzenlemeyi ihmal etmek.

İngilizce Anlamı:
• To ignore (görmezden gelmek, ihmal etmek)
• To disregard (dikkate almamak)
• To neglect (ihmal etmek)

1.	Er hat die Warnungen der Experten missachtet.
•	Uzmanların uyarılarını göz ardı etti.
2.	Sie missachtete alle Regeln und verursachte ein Chaos.
•	Tüm kuralları ihmal etti ve kaosa yol açtı.
3.	Es ist unklug, solche wichtigen Details zu missachten.
•	Böyle önemli detayları göz ardı etmek akıllıca değil.
4.	Die Polizei stellte fest, dass der Fahrer das Verkehrszeichen missachtet hatte.
•	Polis, sürücünün trafik işaretini ihmal ettiğini belirledi.
5.	Sein Verhalten zeigt, dass er die Konsequenzen seiner Handlungen missachtet.
•	Davranışları, eylemlerinin sonuçlarını umursamadığını gösteriyor.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Beachten (dikkate almak)
• Achten auf (göz önünde bulundurmak, önemsemek)

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Ignorieren (görmezden gelmek)
• Übersehen (gözden kaçırmak, ihmal etmek)
• Verlieren (kaybetmek, gözden çıkarmak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
18
Q

unterwerfen

A

Kelime: unterwerfen (Präteritum: unterwarf, Partizip II: unterworfen)

Türkçe Anlamı:
• Boyun eğdirmek, teslim almak
• Kontrol altına almak, hükmetmek, zorla itaat ettirmek

Almanca Anlamı:
• (Jemandem oder etwas die Macht oder Kontrolle überlassen oder aufzwingen.) – Birine veya bir şeye gücünü veya kontrolünü kabul ettirmek veya zorla kabul ettirmek.
• (Jemanden oder etwas unter Druck setzen, sodass er/sie/es gehorcht.) – Birini veya bir şeyi baskı altında tutarak itaat ettirmek.

İngilizce Anlamı:
• Subjugate (boyun eğdirmek)
• Submit (teslim olmak, boyun eğmek)
• Subdue (yenmek, kontrol altına almak)

1.	Die Armee unterwarf das feindliche Land und brachte es unter ihre Kontrolle.
•	Ordu, düşman ülkesini fethetti ve onu kontrol altına aldı.
2.	In der Geschichte gab es viele Reiche, die andere Völker unterwarfen.
•	Tarihte birçok imparatorluk, diğer halkları boyun eğdirdi.
3.	Der Diktator versuchte, das ganze Volk unter seine Kontrolle zu unterwerfen.
•	Diktatör, tüm halkı kendi kontrolüne almaya çalıştı.
4.	Die Nationen des Mittelalters unterwarfen sich oft der Macht des Feudalherren.
•	Orta Çağ’daki uluslar, genellikle feodal beylerin gücüne boyun eğiyordu.
5.	Er musste sich den schwierigen Bedingungen unterwerfen, um seinen Traum zu verwirklichen.
•	Hayalini gerçekleştirebilmek için zor şartlara boyun eğmek zorunda kaldı.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Unterdrücken (baskı altına almak)
• Beherrschen (hükmetmek)
• Zwingen (zorlamak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Befreien (özgürleştirmek)
• Erheben (kaldırmak, özgürlüğünü kazanmak)
• Widerstand leisten (direnmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
19
Q

entwaffnen

A

Türkçe Anlamı:
• “Silahsızlandırmak”, “silahlarını almak” veya “etkisiz hale getirmek” anlamına gelir. Hem fiziksel olarak birinin silahlarını almak hem de mecazi anlamda birinin savunmasını kırmak anlamında kullanılabilir.

Almanca Anlamı:
• (Jemandem die Waffen wegnehmen oder ihn wehrlos machen.)

İngilizce Anlamı:
• To disarm, to neutralize, to defuse

1.	Die Polizei konnte die Angreifer rechtzeitig entwaffnen.
•	Polis, saldırganları zamanında silahsızlandırabildi.
2.	Nach dem Friedensabkommen wurden die Rebellen entwaffnet.
•	Barış anlaşmasından sonra isyancılar silahsızlandırıldı.
3.	Sein Lächeln entwaffnete die Kritiker.
•	Onun gülümsemesi eleştirmenleri etkisiz hale getirdi.
4.	Die Soldaten entwaffneten die Gefangenen und brachten sie ins Lager.
•	Askerler mahkûmları silahsızlandırdı ve onları kampa götürdü.
5.	Mit klugen Argumenten entwaffnete sie ihre Gegner in der Debatte.
•	Akıllıca argümanlarla rakiplerini tartışmada etkisiz hale getirdi.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Entmachten (yetkisini elinden almak)
• Neutralisieren (etkisiz hale getirmek)
• Abrüsten (silahsızlandırmak, askerî gücü azaltmak)
• Unschädlich machen (zararsız hale getirmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Bewaffnen (silahlandırmak)
• Aufrüsten (silahlanmak, güçlendirmek)
• Ausstatten (donatmak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
20
Q

entthronen

A

Türkçe Anlamı:
• “Tahttan indirmek”, “iktidardan düşürmek” anlamına gelir. Genellikle bir hükümdarın, liderin veya etkili bir kişinin makamını kaybetmesi için kullanılır.

Almanca Anlamı:
• (Jemanden vom Thron oder von einer mächtigen Position entfernen.)

İngilizce Anlamı:
• To dethrone, to depose, to oust

1.	Der König wurde nach einer Revolution entthront.
•	Kral, bir devrim sonrası tahttan indirildi.
2.	Der Skandal entthronte den mächtigen Politiker.
•	Skandal, güçlü politikacıyı iktidardan düşürdü.
3.	Die Mannschaft konnte den Titelverteidiger entthronen.
•	Takım, şampiyonluk unvanını elinde bulunduran rakibini yenerek onu zirveden indirdi.
4.	Die Bevölkerung entthronte den Diktator nach jahrelanger Unterdrückung.
•	Halk, yıllarca süren baskının ardından diktatörü devirdi.
5.	Mit seinem neuen Album entthronte der Sänger alle anderen in den Charts.
•	Şarkıcı, yeni albümüyle listelerdeki diğer tüm rakiplerini geride bıraktı.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Absetzen (görevden almak)
• Stürzen (devirmek, düşürmek)
• Entmachten (yetkisini almak)
• Abwählen (seçimde yenilerek makamını kaybetmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Krönen (taç giymek, tahta çıkarmak)
• Erheben (yükseltmek, yüceltmek)
• Mächtig machen (güçlendirmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
21
Q

entmachten

A

Türkçe Anlamı:
• “Yetkisini elinden almak”, “iktidardan düşürmek”, “gücünü elinden almak” anlamına gelir. Genellikle siyasi, ekonomik veya sosyal gücün bir kişiden veya gruptan alınmasını ifade eder.

Almanca Anlamı:
• (Jemandem die Macht oder Autorität entziehen.)

İngilizce Anlamı:
• To disempower, to deprive of power, to oust

1.	Nach dem Skandal wurde der Minister entmachtet.
•	Skandalın ardından bakanın yetkisi elinden alındı.
2.	Die Revolution entmachtete die alte Regierung.
•	Devrim, eski hükümeti iktidardan düşürdü.
3.	Der neue Chef entmachtete den alten Vorstand nach der Übernahme.
•	Yeni patron, devraldıktan sonra eski yönetim kurulunun yetkisini elinden aldı.
4.	Der König wurde von den Rebellen entmachtet und ins Exil geschickt.
•	Kral, isyancılar tarafından iktidardan düşürüldü ve sürgüne gönderildi.
5.	Die Oppositionspartei versuchte, die Regierung zu entmachten.
•	Muhalefet partisi, hükümeti iktidardan düşürmeye çalıştı.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Entthronen (tahttan indirmek)
• Absetzen (görevden almak)
• Stürzen (devirmek)
• Macht entziehen (yetkisini almak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Mächtig machen (güçlendirmek)
• Einsetzen (göreve getirmek)
• Erheben (yükseltmek)
• Ermächtigen (yetkilendirmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
22
Q

entsalzen

A

Türkçe Anlamı:
• “Tuzdan arındırmak”, “tuzunu gidermek” anlamına gelir. Özellikle deniz suyunun içme suyu haline getirilmesi veya gıdalardan fazla tuzun uzaklaştırılması bağlamında kullanılır.

Almanca Anlamı:
• (Salz aus etwas entfernen, z. B. aus Wasser oder Lebensmitteln.)

İngilizce Anlamı:
• To desalinate, to remove salt

1.	Um Trinkwasser zu gewinnen, muss Meerwasser entsalzt werden.
•	İçme suyu elde etmek için deniz suyu tuzdan arındırılmalıdır.
2.	In vielen trockenen Regionen werden große Anlagen zur Entsalzung von Wasser genutzt.
•	Birçok kurak bölgede, suyun tuzdan arındırılması için büyük tesisler kullanılıyor.
3.	Das entsalzte Wasser ist für die Bewässerung von Pflanzen besser geeignet.
•	Tuzdan arındırılmış su, bitkileri sulamak için daha uygundur.
4.	Der Koch entschied sich, die Suppe zu entsalzen, da sie zu salzig war.
•	Aşçı, çorbanın fazla tuzlu olması nedeniyle onu tuzdan arındırmaya karar verdi.
5.	Dank moderner Technologie kann man heute Meerwasser effizient entsalzen.
•	Modern teknoloji sayesinde günümüzde deniz suyu verimli bir şekilde tuzdan arındırılabiliyor.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Entsalzung durchführen (tuzdan arındırma yapmak)
• Salz entfernen (tuzu çıkarmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Salzen (tuz eklemek)
• Versalzen (aşırı tuzlamak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
23
Q

enträtseln

A

Türkçe Anlamı:
• “Çözmek”, “şifresini çözmek”, “gizemini çözmek”, “anlamını ortaya çıkarmak” anlamına gelir. Bilinmeyen veya karmaşık bir durumu, bir bilmeceyi veya bir şifreyi çözmek için kullanılır.

Almanca Anlamı:
• (Etwas Kompliziertes oder Geheimnisvolles verstehen oder entschlüsseln.)

İngilizce Anlamı:
• To decipher, to unravel, to solve a mystery

1.	Die Wissenschaftler versuchten, die alten Schriftzeichen zu enträtseln.
•	Bilim insanları eski yazı karakterlerinin şifresini çözmeye çalıştı.
2.	Er konnte den komplizierten Code endlich enträtseln.
•	Nihayet karmaşık kodu çözebildi.
3.	Das Rätsel war so schwer, dass es kaum jemand enträtseln konnte.
•	Bulmaca o kadar zordu ki neredeyse kimse çözemedı.
4.	Die Polizei versuchte, das Motiv des Täters zu enträtseln.
•	Polis, suçlunun motivasyonunu çözmeye çalıştı.
5.	Nach vielen Jahren konnte das Geheimnis des verlorenen Schatzes enträtselt werden.
•	Uzun yıllar sonra kayıp hazinenin sırrı çözülebildi.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Entschlüsseln (şifreyi çözmek)
• Lösen (çözmek)
• Aufklären (aydınlatmak, açıklığa kavuşturmak)
• Dechiffrieren (şifre çözmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Verschlüsseln (şifrelemek)
• Verwirren (kafa karıştırmak)
• Verbergen (gizlemek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
24
Q

missbrauchen

A

Türkçe Anlamı:
• “Kötüye kullanmak”, “suistimal etmek”, “istismar etmek” anlamına gelir. Bir şeyi veya birini yanlış, adaletsiz veya zararlı bir şekilde kullanmayı ifade eder.

Almanca Anlamı:
• (Etwas oder jemanden auf eine unangemessene oder schädliche Weise nutzen.)

İngilizce Anlamı:
• To abuse, to misuse, to exploit

1.	Er hat sein Amt missbraucht, um persönliche Vorteile zu erhalten.
•	Kendi çıkarlarını elde etmek için makamını kötüye kullandı.
2.	Das Unternehmen wurde kritisiert, weil es seine Arbeiter missbraucht hat.
•	Şirket, işçilerini sömürdüğü için eleştirildi.
3.	Sie missbrauchte das Vertrauen ihrer Freunde, um Geld zu stehlen.
•	Para çalmak için arkadaşlarının güvenini suistimal etti.
4.	Drogen können leicht missbraucht werden und zu ernsthaften Gesundheitsproblemen führen.
•	Uyuşturucular kolayca kötüye kullanılabilir ve ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
5.	Er wurde verurteilt, weil er seine Macht missbraucht hatte.
•	Yetkisini kötüye kullandığı için mahkum edildi.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Ausnutzen (sömürmek, kötüye kullanmak)
• Vergehen an (istismar etmek)
• Überstrapazieren (aşırı zorlamak, kötüye kullanmak)
• Ausbeuten (sömürmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Respektieren (saygı göstermek)
• Schützen (korumak)
• Pflegen (özen göstermek, ilgilenmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
25
Q

misslingen

A

Türkçe Anlamı:
• “Başarısız olmak”, “başarısızlığa uğramak”, “boşa çıkmak” anlamına gelir. Bir şeyin planlandığı gibi gerçekleşmemesi durumunu ifade eder.

Almanca Anlamı:
• (Nicht erfolgreich sein, nicht wie geplant verlaufen.)

İngilizce Anlamı:
• To fail, to go wrong, to be unsuccessful

1.	Der Versuch, die Prüfung ohne Vorbereitung zu bestehen, ist ihm misslungen.
•	Sınavı hazırlık yapmadan geçme girişimi başarısız oldu.
2.	Trotz aller Bemühungen misslang das Experiment.
•	Tüm çabalara rağmen deney başarısız oldu.
3.	Der Plan, das Unternehmen zu retten, ist leider misslungen.
•	Şirketi kurtarma planı ne yazık ki başarısız oldu.
4.	Sein Kuchen ist misslungen, weil er das Rezept nicht genau befolgt hat.
•	Tarife tam olarak uymadığı için pastası kötü oldu.
5.	Der Versuch, Frieden zwischen den beiden Ländern zu schließen, misslang.
•	İki ülke arasında barış sağlama girişimi başarısız oldu.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Scheitern (başarısız olmak)
• Fehlschlagen (başarısızlığa uğramak)
• Schiefgehen (ters gitmek)
• Danebengehen (başarısız olmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Gelingen (başarılı olmak)
• Erfolgreich sein (başarı elde etmek)
• Klappt (işe yaramak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
26
Q

missdeuten

A

Türkçe Anlamı:
• “Yanlış yorumlamak”, “yanlış anlamak”, “hatalı değerlendirmek” anlamına gelir. Bir durumu, sözü veya davranışı yanlış bir şekilde algılamak veya yorumlamak anlamında kullanılır.

Almanca Anlamı:
• (Etwas falsch interpretieren oder missverstehen.)

İngilizce Anlamı:
• To misinterpret, to misunderstand, to misread

1.	Ich glaube, du hast meine Worte missdeutet.
•	Sanırım sözlerimi yanlış yorumladın.
2.	Sein Schweigen wurde als Zustimmung missdeutet.
•	Onun sessizliği onay olarak yanlış yorumlandı.
3.	Die Presse hat die Aussagen des Politikers missdeutet.
•	Basın, politikacının açıklamalarını yanlış yorumladı.
4.	Es ist wichtig, Körpersprache richtig zu deuten, damit sie nicht missdeutet wird.
•	Vücut dilini doğru yorumlamak önemlidir, böylece yanlış anlaşılmaz.
5.	Er hat die Freundlichkeit seiner Kollegin als romantisches Interesse missdeutet.
•	Meslektaşının nezaketini romantik bir ilgi olarak yanlış anladı.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Missverstehen (yanlış anlamak)
• Fehlinterpretieren (hatalı yorumlamak)
• Falsch auffassen (yanlış algılamak)
• Verkennen (yanlış değerlendirmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Richtig deuten (doğru yorumlamak)
• Verstehen (anlamak)
• Korrekt interpretieren (doğru bir şekilde yorumlamak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
27
Q

missglücken

A

Türkçe Anlamı:
• “Başarısız olmak”, “istendiği gibi sonuçlanmamak”, “ters gitmek” anlamına gelir. Bir eylemin veya girişimin beklenen sonucu vermemesi durumunda kullanılır.

Almanca Anlamı:
• (Nicht gelingen, scheitern, nicht erfolgreich sein.)

İngilizce Anlamı:
• To fail, to go wrong, to be unsuccessful

1.	Der Versuch, das Problem zu lösen, ist ihm missglückt.
•	Sorunu çözme girişimi başarısız oldu.
2.	Ihr Kuchen ist missglückt, weil sie das falsche Mehl verwendet hat.
•	Yanlış un kullandığı için pastası kötü oldu.
3.	Die geplante Überraschungsparty ist leider missglückt.
•	Planlanan sürpriz parti maalesef başarısız oldu.
4.	Trotz intensiver Vorbereitung ist das Experiment missglückt.
•	Yoğun hazırlığa rağmen deney başarısız oldu.
5.	Sein erster Versuch, das Examen zu bestehen, ist missglückt, aber er gibt nicht auf.
•	Sınavı geçme konusundaki ilk denemesi başarısız oldu, ama pes etmiyor.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Misslingen (başarısız olmak)
• Fehlschlagen (başarısızlığa uğramak)
• Schiefgehen (ters gitmek)
• Scheitern (başarısız olmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Gelingen (başarılı olmak)
• Erfolgreich sein (başarı elde etmek)
• Klappen (işe yaramak)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
28
Q

missbilligen

A

Türkçe Anlamı:
• “Onaylamamak”, “tasvip etmemek”, “kabul etmemek” anlamına gelir. Bir şeyin uygun olmadığına veya doğru olmadığına karar vermek ve bu durumu eleştirmek anlamında kullanılır.

Almanca Anlamı:
• (Etwas ablehnen oder für falsch halten.)

İngilizce Anlamı:
• To disapprove, to reject, to condemn

1.	Ich missbillige dein Verhalten in dieser Situation.
•	Bu durumdaki davranışını onaylamıyorum.
2.	Der Lehrer missbilligte das unaufmerksame Verhalten der Schüler.
•	Öğretmen, öğrencilerin dikkatsiz davranışlarını onaylamadı.
3.	Die Eltern missbilligten den Film, den ihr Sohn gesehen hatte.
•	Ebeveynler, oğullarının izlediği filmi onaylamadılar.
4.	Die Politiker missbilligen die geplante Erhöhung der Steuern.
•	Politikacılar, vergilerin artırılmasını onaylamıyorlar.
5.	Die Gesellschaft missbilligt jegliche Form von Diskriminierung.
•	Toplum, her türlü ayrımcılığı onaylamaz.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Ablehnen (reddetmek)
• Verurteilen (kınamak, eleştirmek)
• Ablehnen (kabul etmemek)
• Nicht zustimmen (katılmamak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Billigen (onaylamak)
• Gutheißen (tasvip etmek)
• Zustimmen (kabul etmek, onaylamak)
• Akzeptieren (kabul etmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
29
Q

zerkochen

A

Türkçe Anlamı:
• “Aşırı pişirmek”, “çok pişirerek, dağılmak veya parçalanmak” anlamına gelir. Genellikle yemeklerin veya yiyeceklerin aşırı uzun süre pişirilmesi sonucu dokularının bozulması, dağılması durumunda kullanılır.

Almanca Anlamı:
• (Zu lange kochen, sodass etwas zu weich wird und zerfällt.)

İngilizce Anlamı:
• To overcook, to cook too long, to boil to mush

1.	Die Kartoffeln sind zerkocht, sie sind jetzt ganz matschig.
•	Patatesler aşırı pişmiş, şimdi tamamen lapa oldu.
2.	Wenn du das Gemüse zu lange kochst, wird es zerkocht und verliert seinen Geschmack.
•	Sebzeyi fazla pişirirsen, aşırı pişer ve tadını kaybeder.
3.	Achte darauf, dass du die Nudeln nicht zerkochst.
•	Makarna aşırı pişirmemeye dikkat et.
4.	Das Fleisch ist zu lange auf dem Grill und ist jetzt zerkocht.
•	Et çok uzun süre ızgarada kaldı ve şimdi aşırı pişmiş.
5.	Die Suppe darf nicht zu lange kochen, sonst wird sie zerkocht.
•	Çorba çok uzun süre pişmemeli, yoksa aşırı pişer.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Überkochen (aşırı pişirmek)
• Verkochen (pişirerek bozulmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Al dente kochen (dişe gelir şekilde pişirmek)
• Unterkochen (eksik pişirmek)
• Perfekt garen (mükemmel şekilde pişirmek)

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
30
Q

verdursten

A

Türkçe Anlamı:
• Susuzluktan ölmek, su yokluğundan dolayı hayatını kaybetmek.

Almanca Anlamı:
• (An Wassermangel sterben oder durch zu wenig Flüssigkeit zu Tode kommen.)

İngilizce Anlamı:
• To die of thirst, to perish due to lack of water.

1.	Die Tiere verdursteten, weil der Fluss ausgetrocknet war.
•	Hayvanlar, nehrin kuruması nedeniyle susuzluktan öldü.
2.	Viele Menschen verdursteten während der Dürreperiode.
•	Birçok insan kuraklık döneminde susuzluktan öldü.
3.	Wenn man nicht genug trinkt, kann man verdursten.
•	Yeterince su içmezsen, susuzluktan ölebilirsin.
4.	Die Wanderer hätten fast verdurstet, weil sie den Wasserlauf verloren hatten.
•	Yürüyüşçüler, su kaynağını kaybettikleri için neredeyse susuzluktan öleceklerdi.
5.	Im heißen Wüstensand zu verdursten ist eine der schlimmsten Todesarten.
•	Sıcak çöl kumlarında susuzluktan ölmek, en korkunç ölüm şekillerinden biridir.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Verhungern (açlıktan ölmek)
• Vertrocknen (kurumak, susuzluktan ölmek)
• Erschöpfen (tükenmek, bitkin düşmek, ancak su ile bağlantılı değil)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Trinken (içmek)
• Versorgen (temin etmek, su sağlamak)

Bu kelime, genellikle susuzlukla ilgili ciddi durumlar ve trajik olaylar anlatılırken kullanılır.

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
31
Q

verhungern

A

Türkçe Anlamı:
• Açlıktan ölmek, yiyecek bulamamak nedeniyle yaşamını yitirmek.

Almanca Anlamı:
• (Durch Nahrungsmangel sterben, verhungern.)

İngilizce Anlamı:
• To starve, to die of hunger.

1.	Viele Menschen verhungerten während der Hungersnot.
•	Birçok insan, kıtlık sırasında açlıktan öldü.
2.	Die Kinder im Flüchtlingslager verhungern aufgrund der schlechten Versorgung.
•	Mülteci kampındaki çocuklar, kötü beslenme nedeniyle açlıktan ölüyor.
3.	Er dachte, dass er verhungern würde, weil er den ganzen Tag nichts gegessen hatte.
•	Bütün gün hiçbir şey yemediği için açlıktan öleceğini düşündü.
4.	In einigen Teilen der Welt verhungern noch immer viele Menschen.
•	Dünyanın bazı bölgelerinde hala birçok insan açlıktan ölüyor.
5.	Während des Krieges verhungerten viele Menschen in den belagerten Städten.
•	Savaş sırasında kuşatma altındaki şehirlerde birçok insan açlıktan öldü.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Verelenden (perişan olmak, yoksullaşmak)
• Verhungern (açlıktan ölmek) - doğrudan ve özel olarak açlıkla bağlantılı olduğu için en yaygın kullanılan terimdir.

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Ernähren (beslemek, doyurmak)
• Füttern (beslemek, özellikle hayvanlar için kullanılır)

“Verhungern”, daha çok açlık ve kıtlıkla ilgili trajik durumları anlatan güçlü bir kelimedir.

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
32
Q

verbrennen

A

Türkçe Anlamı:
• Yakmak, yanmak, ateşte tahrip olmak.

Almanca Anlamı:
• (Mit Feuer oder Hitze zerstören oder beschädigen.)

İngilizce Anlamı:
• To burn, to set on fire, to be burned.

1.	Das Papier ist verbrannt, als es mit der Flamme in Kontakt kam.
•	Kağıt, alevle temas ettiğinde yandı.
2.	Die Häuser brannten nach dem großen Feuer in der Stadt.
•	Şehirdeki büyük yangından sonra evler yandı.
3.	Er verbrannte sich die Hand, als er das heiße Eisen anfasste.
•	Sıcak demire dokunduğunda elini yaktı.
4.	Die Zeitung verbrannte völlig in dem Ofen.
•	Gazete, ocakta tamamen yandı.
5.	Wenn du das Essen zu lange auf dem Herd lässt, wird es verbrennen.
•	Yemeği ocağın üstünde çok uzun süre bırakırsan, yanar.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Erhitzen (ısınmak, ısıtmak)
• Verbrühen (kaynar su ile yanmak)
• Anbrennen (yanmaya başlamak, düşük seviyede yanmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Löschen (söndürmek)
• Abkühlen (soğumak)

“Verbrennen” kelimesi, bir şeyin fiziksel olarak ateş veya yüksek ısıya maruz kalarak tahrip olmasıyla ilgilidir ve çoğunlukla olumsuz anlamda kullanılır.

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
33
Q

verreiben

A

“Verreiben” Almanca fiili, Türkçede “ovmak” veya “sürtmek” anlamına gelir. Bu kelime, bir şeyi yüzey üzerine sürtmek, genellikle bir maddeyi bir yüzeye yaymak ya da parçalamak anlamında kullanılır.

Türkçe Anlamı:
• Sürtmek, ovmak, bir şeyi yüzeye yaymak.

Almanca Anlamı:
• (Etwas durch Reibung zerdrücken oder auf etwas verteilen.)

İngilizce Anlamı:
• To rub, to grind, to smear.

1.	Er verreib das Öl auf seiner Haut, um die Schmerzen zu lindern.
•	Yağını cildine sürtüp ağrıları hafifletiyor.
2.	Die Kräuter müssen gründlich verreiben werden, um ihre Aromen freizusetzen.
•	Otlar, aromalarını salmaları için iyice ezilmelidir.
3.	Mit dem Lappen verreibst du die Farbe gleichmäßig auf der Wand.
•	Beziyle, duvarın üzerinde boyayı eşit şekilde sürtüp yayıyorsun.
4.	Um das Gewürz zu verwenden, musst du es zuerst verreiben.
•	Baharatı kullanmadan önce önce ezmen gerekir.
5.	Sie verreib das Sandpapier auf dem Holz, um es glatt zu machen.
•	Ahşabı düzgün hale getirmek için zımpara kağıdını üzerine sürtüyor.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Reiben (sürtmek, ovmak)
• Schmirgeln (zımparalamak)
• Mahlen (öğütmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Abwischen (silmek)
• Polieren (parlatmak)

“Verreiben” kelimesi, genellikle bir şeyi ezmek, sürtmek veya yaymak anlamında kullanılır ve çoğu zaman fiziksel temasla yapılan bir işlemi tanımlar.

34
Q

verbluten

A

Türkçe Anlamı:
• Kanamak, kan kaybı nedeniyle ölmek.

Almanca Anlamı:
• (Durch starken Blutverlust sterben.)

İngilizce Anlamı:
• To bleed to death.

1.	Er verblutete nach dem Unfall, bevor er ins Krankenhaus gebracht werden konnte.
•	Kaza sonrası hastaneye kaldırılmadan önce kan kaybından dolayı öldü.
2.	Die Soldaten verbluteten auf dem Schlachtfeld.
•	Askerler, savaş alanında kan kaybından öldü.
3.	Der Verletzte verblutete so schnell, dass keine Hilfe mehr ankam.
•	Yaralı, o kadar hızlı kanadı ki yardım gelmeden öldü.
4.	Die Ärzte konnten den Mann nicht retten, er verblutete nach dem schweren Unfall.
•	Doktorlar adamı kurtaramadı, ağır kazadan sonra kan kaybından öldü.
5.	Er erlitt so viele Wunden, dass er verblutete, bevor man ihn finden konnte.
•	O kadar çok yarası vardı ki, bulunamadan kan kaybından öldü.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Bluten (kanamak)
• Verbluten lassen (kan kaybından ölmesine neden olmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Überleben (hayatta kalmak)
• Heilen (iyileşmek)

“Verbluten” kelimesi genellikle ciddi yaralanmalarla ve kan kaybıyla ilişkilendirilen, trajik bir durumu tanımlar.

35
Q

verblühen

A

“Verblühen” Almanca fiili, Türkçede “solmak” veya “çiçeklerin ya da bitkilerin solması” anlamına gelir. Bu kelime, özellikle bitkilerin çiçeklenme sürecinden sonra kuruyarak ölmesi anlamında kullanılır.

Türkçe Anlamı:
• Solmak, çiçeklerin veya bitkilerin kuruması.

Almanca Anlamı:
• (Absterben oder verwelken, besonders bei Blumen oder Pflanzen.)

İngilizce Anlamı:
• To wither, to wilt, to fade.

1.	Die Blumen verblühen im Herbst, wenn die Temperaturen sinken.
•	Çiçekler, sıcaklıklar düştüğünde sonbaharda solar.
2.	Der Strauch verblühte nach dem heißen Sommer.
•	Çalı, sıcak yazın ardından soldu.
3.	Die Tulpen verblühen schnell, wenn sie nicht richtig gepflegt werden.
•	Lale çiçekleri, düzgün bakılmadığında hızla solar.
4.	Die letzten Blätter verblühten mit dem ersten Frost.
•	Son yapraklar ilk donla birlikte soldu.
5.	Nachdem die Blumen verblüht sind, muss man sie abschneiden.
•	Çiçekler solduktan sonra, onları kesmek gerekir.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Verwelken (solmak, solgunlaşmak)
• Verblassen (solmak, solgunlaşmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Erblühen (çiçek açmak)
• Aufblühen (canlanmak, açmak)

“Verblühen” kelimesi, özellikle doğa ile ilgili, bitkilerin çiçek açtıktan sonra solmaya başlaması durumu için kullanılır ve doğal bir süreç olarak kabul edilir.

36
Q

vertrocknen

A

“Vertrocknen” Almanca fiili, Türkçede “kurumak” veya “susuzluktan dolayı çürümek veya solmak” anlamına gelir. Bu kelime, özellikle bitkilerin ya da canlıların yeterli su almadığı için kurumasını ifade eder.

Türkçe Anlamı:
• Kurumak, susuzluktan dolayı solmak.

Almanca Anlamı:
• (Durch Mangel an Wasser austrocknen, verdorren.)

İngilizce Anlamı:
• To dry out, to wither due to lack of water.

1.	Die Pflanzen sind vertrocknet, weil niemand sie gegossen hat.
•	Bitkiler, kimse onları sulamadığı için kurudu.
2.	Nach der langen Dürreperiode sind viele Felder vertrocknet.
•	Uzun süren kuraklık döneminin ardından birçok tarla kurudu.
3.	Die Blumen im Garten vertrocknen, wenn du sie nicht regelmäßig gießt.
•	Bahçedeki çiçekler, onları düzenli sulamazsan kurur.
4.	Der Fluss ist fast vertrocknet, weil es schon lange nicht mehr geregnet hat.
•	Nehir neredeyse kurudu, çünkü uzun zamandır yağmur yağmadı.
5.	Der Topf mit der Pflanze stand zu lange in der Sonne und ist vertrocknet.
•	Bitkinin olduğu saksı çok uzun süre güneşte kaldı ve kurudu.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Verdorren (solmak, kurumak)
• Austrocknen (kurumak, susuzluktan ölmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Befeuchten (nemlendirmek)
• Bewässern (sulamak)
• Beträufeln (damlatmak)

“Vertrocknen,” genellikle bitkilerin veya doğal ortamdaki öğelerin su eksikliğinden dolayı kurumasını anlatmak için kullanılır ve bu süreç genellikle zararlıdır.

37
Q

*sich verschreiben : yanlış yazmak

*verschreiben : reçete yazmak

A

“Verschreiben” Almanca fiili, Türkçede “yazmak”, “reçete yazmak” veya “yanlış yazmak” anlamına gelir. Kelime, bağlama göre farklı anlamlar taşıyabilir.

Türkçe Anlamı:
• Yanlış yazmak (bir kelimeyi yanlış yazmak)
• Reçete yazmak (doktorun ilaç yazması)

Almanca Anlamı:
1. (Falsche Angaben machen, falsch schreiben.)
Yanlış yazmak, hatalı yazmak.
2. (Ein Medikament oder eine Behandlung verschreiben.)
Bir ilaç veya tedavi reçetesi yazmak.

İngilizce Anlamı:
1. To write incorrectly.
2. To prescribe (medication, treatment).

1.	Der Arzt hat mir ein Medikament gegen meine Kopfschmerzen verschrieben.
•	Doktor, baş ağrılarıma karşı bana bir ilaç yazdı.
2.	Ich habe das Wort falsch verschrieben.
•	Kelimeyi yanlış yazdım.
3.	Sie hat das Rezept verschrieben, aber ich habe es verloren.
•	O, reçeteyi yazdı ama ben onu kaybettim.
4.	Er verschrieb sich bei der Adresse und gab mir eine falsche Information.
•	Adreste yanlış yazdı ve bana yanlış bilgi verdi.
5.	Der Lehrer hat die Aufgaben falsch verschrieben, deshalb haben wir sie neu gemacht.
•	Öğretmen, görevleri yanlış yazdı, bu yüzden biz de onları tekrar yaptık.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Verschreiben (Yanlış yazmak):
Verwechseln (karıştırmak)
• Verschreiben (Reçete yazmak):
Verordnen (tavsiye etmek, reçete yazmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Korrekt schreiben (doğru yazmak)
• Verweigern (reddetmek, tedavi yazmamak)

“Verschreiben” fiili, hem yanlış yazma hem de reçete yazma anlamında kullanılır, bu bağlama göre anlam değişebilir.

38
Q

*verhören : sorgulamak (polis tarafından)
* sich verhören : yanlış duymak

A

Türkçe Anlamı:
• Sorgulamak, sorgu yapmak.

Almanca Anlamı:
• (Jemanden befragen, um Informationen zu erhalten.)
Birini sorgulamak, bilgi almak amacıyla soru sormak.

İngilizce Anlamı:
• To interrogate, to question (someone).

1.	Die Polizei hat den Verdächtigen mehrere Stunden lang verhört.
•	Polis, şüpheliyi birkaç saat boyunca sorguladı.
2.	Nach dem Verhör gab der Täter zu, die Tat begangen zu haben.
•	Sorgulamanın ardından, suçlu suçu işlediğini kabul etti.
3.	Sie wurde von den Ermittlern verhört, aber sie wusste nichts.
•	O, dedektifler tarafından sorgulandı, ancak hiçbir şey bilmiyordu.
4.	Der Anwalt fordert, dass der Zeuge nicht ohne ihn verhört wird.
•	Avukat, tanığın onun olmadan sorgulanmaması gerektiğini talep ediyor.
5.	Die Zeugen wurden nach dem Vorfall verhört, um mehr über die Situation zu erfahren.
•	Tanıklar olaydan sonra sorgulandı, durumu daha fazla öğrenmek amacıyla.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Befragen (soru sormak)
• Interrogieren (sorgulamak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Beruhigen (rahatlatmak)
• Freilassen (serbest bırakmak)

“Verhören” kelimesi, genellikle bir suçun ya da olayın soruşturulması sürecinde, bir kişinin bilgi almak amacıyla zorlanması veya detaylıca sorgulanması anlamına gelir.

“Sich verhören” Almanca ifadesi, Türkçeye “yanlış duymak” veya “kendi kendine sorgulamak” olarak çevrilebilir. Buradaki anlam, bir kişinin duyduğu şeyin yanlış anlaşılmasıdır. Kişi, genellikle bir konuşmayı yanlış anlar veya duyduğu şeyi yanlış bir şekilde yorumlar.

Türkçe Anlamı:
• Yanlış duymak, yanlış anlamak.

Almanca Anlamı:
• (Etwas falsch hören oder missverstehen.)
Bir şeyi yanlış duymak veya yanlış anlamak.

İngilizce Anlamı:
• To mishear, to misunderstand.

1.	Entschuldigung, ich habe mich verhört, kannst du das bitte noch einmal sagen?
•	Affedersiniz, yanlış duydum, lütfen tekrar söyler misiniz?
2.	Er hat sich verhört und dachte, dass das Meeting heute stattfindet, aber es ist erst morgen.
•	Yanlış duydu ve toplantının bugün olduğunu düşündü, ama aslında yarın.
3.	Sie hat sich beim Gespräch verhört und wusste nicht, dass die Lieferung verspätet ist.
•	Konuşmada yanlış duydu ve teslimatın geciktiğini bilmiyordu.
4.	Wir haben uns verhört, ich dachte, du hast gesagt, wir sollen links abbiegen.
•	Yanlış duydum, senin sol dönmemizi söylediğini düşündüm.
5.	Hast du dich verhört oder war das wirklich der Preis?
•	Yanlış mı duydun yoksa bu gerçekten fiyat mıydı?

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Missverstehen (yanlış anlamak)
• Falsch hören (yanlış duymak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Verstehen (anlamak)
• Klar hören (açıkça duymak)

“Sich verhören” genellikle sesin ya da anlamın yanlış algılanması durumlarını ifade eder. Bu durum, bir kişi ya da grup arasındaki iletişimin yanlış anlaşılmasına yol açabilir.

39
Q

sich verhören

A

“Sich verhören” Almanca ifadesi, Türkçeye “yanlış duymak” veya “kendi kendine sorgulamak” olarak çevrilebilir. Buradaki anlam, bir kişinin duyduğu şeyin yanlış anlaşılmasıdır. Kişi, genellikle bir konuşmayı yanlış anlar veya duyduğu şeyi yanlış bir şekilde yorumlar.

Türkçe Anlamı:
• Yanlış duymak, yanlış anlamak.

Almanca Anlamı:
• (Etwas falsch hören oder missverstehen.)
Bir şeyi yanlış duymak veya yanlış anlamak.

İngilizce Anlamı:
• To mishear, to misunderstand.

1.	Entschuldigung, ich habe mich verhört, kannst du das bitte noch einmal sagen?
•	Affedersiniz, yanlış duydum, lütfen tekrar söyler misiniz?
2.	Er hat sich verhört und dachte, dass das Meeting heute stattfindet, aber es ist erst morgen.
•	Yanlış duydu ve toplantının bugün olduğunu düşündü, ama aslında yarın.
3.	Sie hat sich beim Gespräch verhört und wusste nicht, dass die Lieferung verspätet ist.
•	Konuşmada yanlış duydu ve teslimatın geciktiğini bilmiyordu.
4.	Wir haben uns verhört, ich dachte, du hast gesagt, wir sollen links abbiegen.
•	Yanlış duydum, senin sol dönmemizi söylediğini düşündüm.
5.	Hast du dich verhört oder war das wirklich der Preis?
•	Yanlış mı duydun yoksa bu gerçekten fiyat mıydı?

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Missverstehen (yanlış anlamak)
• Falsch hören (yanlış duymak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Verstehen (anlamak)
• Klar hören (açıkça duymak)

“Sich verhören” genellikle sesin ya da anlamın yanlış algılanması durumlarını ifade eder. Bu durum, bir kişi ya da grup arasındaki iletişimin yanlış anlaşılmasına yol açabilir.

40
Q

sich vertippen

A

“Sich vertippen” Almanca ifadesi, Türkçeye “yazarken yanlış tuşa basmak” veya “yazım hatası yapmak” olarak çevrilebilir. Bu ifade, klavye ya da telefon gibi cihazlarda yanlışlıkla yapılan yazım hatalarını anlatmak için kullanılır.

Türkçe Anlamı:
• Yazarken yanlış tuşa basmak, yazım hatası yapmak.

Almanca Anlamı:
• (Beim Tippen einen Fehler machen.)
Yazarken yanlışlıkla bir tuşa basmak, yazım hatası yapmak.

İngilizce Anlamı:
• To type a mistake, to make a typing error.

1.	Oh, ich habe mich vertippt! Ich wollte “morgen” schreiben, aber ich habe “morgen” geschrieben.
•	Ah, yanlış tuşa bastım! “Morgen” yazmak istedim, ama “morgen” yazdım.
2.	Entschuldigung, ich habe mich vertippt. Die richtige Zahl ist 25, nicht 52.
•	Afedersiniz, yanlış tuşa bastım. Doğru sayı 25, 52 değil.
3.	Beim Schreiben der E-Mail habe ich mich vertippt, deshalb hat der Name falsch ausgesehen.
•	E-posta yazarken yanlış tuşa bastım, bu yüzden isim yanlış görünüyordu.
4.	Sie hat sich vertippt und ein falsches Wort in ihrem Bericht verwendet.
•	O, yazım hatası yaptı ve raporunda yanlış bir kelime kullandı.
5.	Ich habe mich vertippt, als ich die Adresse eingegeben habe, also ist der Brief an die falsche Adresse geschickt worden.
•	Adresi girerken yanlış tuşa bastım, bu yüzden mektup yanlış adrese gönderildi.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Sich vertun (yanlış yapmak)
• Fehler machen (hata yapmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Richtig tippen (doğru yazmak)
• Fehlerfrei schreiben (hatasız yazmak)

“Sich vertippen” ifadesi, genellikle yazılı iletişimde yapılan küçük hataları tanımlar. Bu tür hatalar, klavye veya telefon kullanarak yazarken yapılan yanlışlıklarla ilgilidir.

41
Q

sich verfahren

A

Türkçe Anlamı:
• Yolunu kaybetmek, yanlış yola sapmak.

Almanca Anlamı:
• (Sich auf einer Reise verirren oder den falschen Weg nehmen.)
Yolculuk sırasında yanlış yola sapmak veya yolunu kaybetmek.

İngilizce Anlamı:
• To get lost, to lose one’s way.

1.	Wir haben uns auf dem Weg zum Hotel verfahren und mussten den Weg zurückfinden.
•	Otele giderken yolumuzu kaybettik ve geri yolu bulmamız gerekti.
2.	Ich habe mich verfahren und jetzt weiß ich nicht, wie ich dorthin komme.
•	Yolumu kaybettim ve şimdi oraya nasıl gideceğimi bilmiyorum.
3.	Als wir in der Stadt angekommen sind, haben wir uns gleich verfahren und mussten nach dem Weg fragen.
•	Şehre vardığımızda hemen yolumuzu kaybettik ve yol sormak zorunda kaldık.
4.	Sie sind verfahren und haben fast den ganzen Tag gebraucht, um zum Ziel zu gelangen.
•	Yolunuzu kaybettiniz ve hedefe ulaşmak için neredeyse bütün gün harcadınız.
5.	Hast du dich auch verfahren oder bist du schon am Ziel?
•	Sen de mi yolunu kaybettin, yoksa zaten hedefe ulaştın mı?

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Sich verirren (yolunu kaybetmek)
• Irren (yanlış yola sapmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Den richtigen Weg finden (doğru yolu bulmak)
• Sich orientieren (yön bulmak, yönünü bulmak)

“Sich verfahren” ifadesi, bir kişinin yolculuk sırasında bir şekilde kaybolduğunu veya yanlış yön aldığını anlatmak için kullanılır. Bu ifade genellikle sürücüler veya yürüyüşçüler için geçerlidir.

42
Q

vertauschen

A

Türkçe Anlamı:
• Yerini değiştirmek, karıştırmak, takas yapmak.

Almanca Anlamı:
• (Etwas mit etwas anderem vertauschen bedeutet, die Plätze von zwei Dingen zu tauschen.)
• İki şeyin yerini değiştirmek veya karıştırmak.

İngilizce Anlamı:
• To swap, to exchange, to confuse.

1.	Ich habe meine Schlüssel vertauscht und kann sie jetzt nicht finden.
•	Anahtarlarımı karıştırdım ve şimdi bulamıyorum.
2.	Wir haben die Namen der Gäste vertauscht, aber es war kein Problem.
•	Konukların isimlerini karıştırdık ama sorun olmadı.
3.	Er hat die Dokumente vertauscht und die falschen Informationen gesendet.
•	Belgeleri karıştırdı ve yanlış bilgileri gönderdi.
4.	Du hast deine Tasche mit meiner vertauscht.
•	Çantanı benimkiyle karıştırdın.
5.	Wenn du das Passwort vertauschst, kannst du dich nicht mehr einloggen.
•	Şifreyi karıştırırsan, artık giriş yapamazsın.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Verwechseln (karıştırmak)
• Austauschen (değiştirmek, takas yapmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Behalten (saklamak)
• Ordnen (düzenlemek)
• Richtig stellen (doğru hale getirmek)

“Vertauschen” ifadesi, genellikle yanlışlıkla veya kasıtlı olarak iki nesnenin yer değiştirmesi anlamında kullanılır. Bu durum, kişisel eşyalar ya da bilgilerle ilgili olabileceği gibi, daha geniş bağlamlarda da kullanılabilir.

43
Q

sich verlaufen

A

Türkçe Anlamı:
• Yolunu kaybetmek, kaybolmak.

Almanca Anlamı:
• (Sich verirren oder die Orientierung verlieren, insbesondere zu Fuß oder auf einer Reise.)
• Yolda kaybolmak veya yönünü kaybetmek, özellikle yürürken veya bir yolculukta.

İngilizce Anlamı:
• To get lost, to lose one’s way.

1.	Wir sind im Wald spazieren gegangen und haben uns verlaufen.
•	Ormanda yürüyüşe çıktık ve yolumuzu kaybettik.
2.	Er hat sich in der Stadt verlaufen und konnte den Weg zurück nicht finden.
•	Şehirde yolunu kaybetti ve geri yolu bulamadı.
3.	Ich habe mich im Hotel verlaufen und fast den richtigen Raum verpasst.
•	Otelde yolumu kaybettim ve neredeyse doğru odayı kaçırıyordum.
4.	Wir haben uns verlaufen, weil wir die falsche Abzweigung genommen haben.
•	Yanlış sapağı aldığımız için yolumuzu kaybettik.
5.	Es ist leicht, sich im Dschungel zu verlaufen, wenn man keine Karte dabei hat.
•	Harita olmadığında, ormanda yolunu kaybetmek kolaydır.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Sich verirren (yolunu kaybetmek)
• Verirrt sein (karışmış olmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Sich orientieren (yönünü bulmak)
• Den richtigen Weg finden (doğru yolu bulmak)

“Sich verlaufen” ifadesi, genellikle bir kişinin yolda kaybolması veya yanlış yola sapması durumu için kullanılır. Özellikle yürüyerek seyahat edenler için yaygın bir kullanım şeklidir.

44
Q

sich vertun

A

Türkçe Anlamı:
• Yanılmak, hata yapmak.

Almanca Anlamı:
• (Einen Fehler machen, sich irren oder sich in etwas täuschen.)
• Bir hata yapmak, bir konuda yanılmak veya yanıltılmak.

İngilizce Anlamı:
• To make a mistake, to be wrong, to misjudge.

1.	Ich habe mich vertan, als ich dachte, dass das Meeting um 10 Uhr beginnt.
•	Toplantının 10’da başladığını düşündüğümde yanıldım.
2.	Sie hat sich vertan und den falschen Zug genommen.
•	Yanıldı ve yanlış trene bindi.
3.	Er hat sich vertan und das falsche Datum gewählt.
•	Yanıldı ve yanlış tarihi seçti.
4.	Ich habe mich vertan, als ich dachte, das Geschäft sei geschlossen.
•	Dükkanın kapalı olduğunu düşündüğümde yanıldım.
5.	Du hast dich vertan, es ist nicht so, wie du denkst.
•	Yanıldın, düşündüğün gibi değil.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Sich irren (yanılmak)
• Sich täuschen (yanılmak, aldanmak)
• Einen Fehler machen (hata yapmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Recht haben (haklı olmak)
• Richtig liegen (doğru olmak)

“Sich vertun” ifadesi, genellikle bir kişinin yanlış bir şey yapması veya bir konuda hata yapması durumunda kullanılır. Bu, bir durumun yanlış anlaşılması veya yanlış bir tahmin yapılması gibi çeşitli senaryolarda kullanılabilir.

45
Q

sich vererbe : Miras birakmak

Erbe : Miras almak, mirasçı olmak

A

Türkçe Anlamı:
• Kalıtım yoluyla geçmek, miras yoluyla geçmek.

Almanca Anlamı:
• (Etwas geht von einer Generation an die nächste über, insbesondere im Sinne von Erbschaft oder genetischer Vererbung.)
• Bir şeyin bir nesilden diğerine geçmesi, özellikle miras ya da genetik kalıtım anlamında.

İngilizce Anlamı:
• To be inherited, to pass down through inheritance.

1.	Die Krankheit hat sich über Generationen vererbt.
•	Hastalık, nesiller boyu miras olarak geçmiştir.
2.	Einige Eigenschaften vererben sich von den Eltern auf die Kinder.
•	Bazı özellikler, ebeveynlerden çocuklara geçer.
3.	Das Familienvermögen hat sich über mehrere Generationen vererbt.
•	Aile malvarlığı, birkaç nesil boyunca miras olarak geçmiştir.
4.	Die Tradition vererbt sich von Generation zu Generation.
•	Gelenek, nesilden nesile geçer.
5.	Das Talent für Musik vererbte sich von seiner Mutter.
•	Müzik yeteneği annesinden miras kaldı.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Vererben (miras olarak geçmek)
• Übergehen (geçmek, intikal etmek, miras yoluyla geçmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Verlieren (kaybetmek)
• Abstammen von (bir kökenden gelmek, soyundan gelmek - ancak bu, genetik mirasa değil, soyun kökenine atıfta bulunur)

“Sich vererben” genellikle biyolojik veya kültürel mirasla ilgili kullanılan bir terimdir. Özellikle aile içinde, bir özelliğin veya malın bir kuşaktan diğerine geçmesi durumunda kullanılır.

46
Q

verschenken

A

Schenken, ise belli birine belli bir hediye göndermek, hediye etmek

Türkçe Anlamı:
• Hediye etmek, bağışlamak, ücretsiz vermek.

Almanca Anlamı:
• Etwas ohne Bezahlung oder Erwartung einer Gegenleistung an jemanden geben.
• Birine, karşılık beklemeden veya ödeme almadan bir şey verme.

İngilizce Anlamı:
• To give away as a gift, to donate, to present as a gift.

1.	Ich habe ihm zum Geburtstag ein Buch verschenkt.
•	Ona doğum günü için bir kitap hediye ettim.
2.	Sie verschenkten ihre alten Möbel an eine Wohltätigkeitsorganisation.
•	Eski mobilyalarını bir hayır kurumuna bağışladılar.
3.	Wir verschenkten alle unsere Sachen, bevor wir umzogen.
•	Taşınmadan önce tüm eşyalarımızı hediye ettik.
4.	Er hat sein altes Auto verschenkt, weil er es nicht mehr brauchte.
•	Artık ihtiyacı olmadığı için eski arabasını hediye etti.
5.	Zum Weihnachtsfest haben sie Geschenke an die Kinder verschenkt.
•	Noel için çocuklara hediyeler verdiler.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Schenken (hediye etmek)
• Abgeben (vermek, teslim etmek)
• Überlassen (terk etmek, bırakmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Behalten (saklamak, tutmak)
• Verkaufen (satmak)

“Verschenken” kelimesi genellikle gönüllü ve karşılık beklemeden yapılan bir bağışı veya hediyeyi ifade eder.

47
Q

verjagen

A

Türkçe Anlamı:
• Kovmak, uzaklaştırmak, defetmek.

Almanca Anlamı:
• Jemanden oder etwas vertreiben, oft gewaltsam oder unerwünscht.
• Birini veya bir şeyi, genellikle şiddetle ya da istenmeyen bir şekilde uzaklaştırmak.

İngilizce Anlamı:
• To chase away, to drive off, to expel.

1.	Der Hund hat die Katzen aus dem Garten verjagt.
•	Köpek, kedileri bahçeden kovdu.
2.	Sie versuchten, die Eindringlinge zu verjagen.
•	Saldırganları kovmaya çalıştılar.
3.	Der Sturm hat die Touristen aus dem Park verjagt.
•	Fırtına turistleri parktan kovdu.
4.	Der Lärm verjagte die Vögel aus dem Baum.
•	Gürültü kuşları ağaçtan uzaklaştırdı.
5.	Er wurde von der Polizei verjagt, nachdem er das Gesetz gebrochen hatte.
•	Yasayı ihlal ettikten sonra polis tarafından kovuldu.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Vertreiben (kovmak, sürmek)
• Verjagen (kovmak, uzaklaştırmak)
• Austreiben (kovmak, defetmek)
• Abschrecken (ürkütmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Hinzufügen (eklemek)
• Lassen (bırakmak)
• Behalten (saklamak)

“Verjagen” kelimesi, birini veya bir şeyi bir yerden, genellikle istenmeyen bir şekilde uzaklaştırmak için kullanılır.

48
Q

verarmen

A

Türkçe Anlamı:
• Fakirleşmek, yoksullaşmak.

Almanca Anlamı:
• Arm werden, weniger Wohlstand oder Ressourcen haben.
• Fakir hale gelmek, daha az servet veya kaynağa sahip olmak.

İngilizce Anlamı:
• To become impoverished, to become poor.

1.	Viele Familien verarmen nach dem Verlust ihres Arbeitsplatzes.
•	Birçok aile, işlerini kaybettikten sonra fakirleşiyor.
2.	Die Region ist durch den Krieg verarmt.
•	Bölge savaş nedeniyle yoksullaştı.
3.	Er hat sein ganzes Geld in ein riskantes Geschäft investiert und ist verarmt.
•	Tüm parasını riskli bir işe yatırdı ve fakirleşti.
4.	Durch die hohe Arbeitslosigkeit verarmen immer mehr Menschen in dieser Stadt.
•	Yüksek işsizlik nedeniyle bu şehirde giderek daha fazla insan yoksullaşıyor.
5.	Die langanhaltende Dürre hat das Land verarmen lassen.
•	Uzun süren kuraklık, ülkeyi fakirleştirdi.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Armen werden (fakirleşmek)
• Verfallen (çökmek, kötüleşmek)
• Entgleisen (düşüşe geçmek)
• Zerfallen (yıkılmak, parçalanmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Reichen werden (zenginleşmek)
• Wohlstand erreichen (refaha ulaşmak)
• Gedeihen (gelişmek, büyümek)

“Verarmen” kelimesi, özellikle maddi düşüş veya yoksulluk durumunu anlatmak için kullanılır.

49
Q

verteuern

A

Türkçe Anlamı:
• Fiyatını artırmak, pahalılaştırmak, zam yapmak.

Almanca Anlamı:
• Den Preis erhöhen, etwas teurer machen.
• Bir şeyin fiyatını artırmak, pahalılaştırmak.

İngilizce Anlamı:
• To increase the price, to make more expensive.

1.	Die Regierung hat beschlossen, Benzin zu verteuern.
•	Hükümet, benzinin fiyatını artırmaya karar verdi.
2.	Wegen der Inflation wird alles verteuert.
•	Enflasyon nedeniyle her şey pahalanıyor.
3.	Die neuen Steuern könnten die Lebenshaltungskosten verteuern.
•	Yeni vergiler, yaşam maliyetlerini artırabilir.
4.	Durch die steigenden Rohstoffpreise hat das Unternehmen die Produkte verteuert.
•	Artan hammadde fiyatları nedeniyle şirket ürünlerin fiyatını artırdı.
5.	Das Verteuern von Nahrungsmitteln betrifft besonders einkommensschwache Haushalte.
•	Gıda fiyatlarındaki artış, özellikle düşük gelirli haneleri etkiliyor.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Teuer machen (pahalılaştırmak)
• Erhöhen (artırmak)
• Anheben (yükseltmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Verbilligen (ucuzlatmak, fiyatını düşürmek)
• Senken (azaltmak, indirmek)
• Reduzieren (azaltmak)

“Verteuern” kelimesi, genellikle ürünlerin veya hizmetlerin fiyatlarının arttığı durumları tanımlar.

50
Q

verblöden

A

Türkçe Anlamı:
• Aptallaşmak, akılsızlaşmak, salaklaşmak.

Almanca Anlamı:
• Dümmer oder weniger intelligent werden, verblöden.
• Daha aptal hale gelmek, daha az zeki olmak.

İngilizce Anlamı:
• To become stupid, to become more foolish.

1.	Durch das ständige Fernsehschauen scheint er regelrecht verblödet zu sein.
•	Sürekli televizyon izlemek yüzünden tam anlamıyla aptallaşmış gibi görünüyor.
2.	Die ständigen Negativnachrichten haben ihn verblöden lassen.
•	Sürekli olumsuz haberler onu aptallaştırdı.
3.	Wenn du immer nur im Internet unterwegs bist, kannst du wirklich verblöden.
•	Sürekli interneti kullanıyorsan gerçekten aptallaşabilirsin.
4.	Manchmal habe ich das Gefühl, dass die Gesellschaft uns verblödet.
•	Bazen toplumun bizi aptallaştırdığını hissediyorum.
5.	Er hat sich durch seine ständigen Ausflüchte nur noch mehr verblödet.
•	Sürekli bahaneler üretmekle, sadece daha da aptallaştı.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Dumm werden (aptallaşmak)
• Dümmern (aptallaşmak)
• Verblöden (akılsızlaşmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Schlauer werden (daha akıllı olmak)
• Aufklären (aydınlanmak)
• Intelligent werden (zeki olmak)

“Verblöden” kelimesi, birinin düşünsel kapasitesinin kötüleşmesi veya mantıksızlaşması anlamında kullanılır. Genellikle olumsuz bir anlam taşır ve kişiyi küçümseyen bir ifade olabilir.

51
Q

verkürzen

A

Türkçe Anlamı:
• Kısaltmak, süresini kısaltmak, azaltmak.

Almanca Anlamı:
• Die Länge, Zeit oder Menge von etwas verringern.
• Bir şeyin uzunluğunu, zamanını veya miktarını azaltmak.

İngilizce Anlamı:
• To shorten, to abbreviate, to reduce the length or time.

1.	Der Lehrer hat die Redezeit der Schüler verkürzt, um mehr Fragen zuzulassen.
•	Öğretmen, daha fazla soru sormaya izin vermek için öğrencilerin konuşma süresini kısalttı.
2.	Die Strecke wurde durch eine neue Autobahn verkürzt.
•	Yeni bir otoban sayesinde yol kısaltıldı.
3.	Wir müssen die Arbeitszeit verkürzen, um die Produktivität zu steigern.
•	Verimliliği artırmak için çalışma süresini kısaltmalıyız.
4.	Das Flugzeug verkürzt die Reisezeit erheblich.
•	Uçak, seyahat süresini önemli ölçüde kısaltıyor.
5.	Um das Problem schneller zu lösen, sollten wir den Prozess verkürzen.
•	Sorunu daha hızlı çözmek için süreci kısaltmalıyız.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Kürzen (kısaltmak)
• Reduzieren (azaltmak)
• Verkürzen (kısaltmak, zaman veya mesafe için)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Verlängern (uzatmak)
• Ausdehnen (genişletmek)
• Erhöhen (arttırmak)

“Verkürzen” kelimesi, zaman veya mesafe gibi bir şeyin uzunluğunu kısaltmak, azaltmak için kullanılır ve genellikle bir etkinlik veya süreç için daha kısa bir süre belirlemek anlamında kullanılır.

52
Q

entfärben

A

Türkçe Anlamı:
• Renk çıkarmak, renk solması, renksiz hale getirmek.

Almanca Anlamı:
• Die Farbe aus einem Material oder einer Oberfläche entfernen.
• Bir malzemeden veya yüzeyden rengi çıkarmak.

İngilizce Anlamı:
• To bleach, to remove color, to fade.

1.	Die Farbe hat sich nach mehreren Waschgängen entfärbt.
•	Renk, birkaç yıkamadan sonra solmuş.
2.	Um die Flecken zu entfernen, müssen wir das Kleidungsstück entfärben.
•	Lekeleri çıkarmak için kıyafeti renksizleştirmemiz gerekiyor.
3.	Das T-Shirt hat nach dem Waschen seine Farbe verloren, es wurde entfärbt.
•	T-shirt yıkandıktan sonra rengini kaybetti, renksizleşti.
4.	Sie hat das alte Bild entfärbt, um es wieder in den ursprünglichen Zustand zu bringen.
•	Eski resmi eski haline getirmek için rengini çıkardı.
5.	Durch das Entfärben des Stoffs wird er wieder in seiner natürlichen Farbe sichtbar.
•	Kumaşın rengini çıkararak, doğal rengi tekrar görünür hale gelir.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Bleichen (ağartmak, beyazlatmak)
• Entfärben (renk çıkarmak, solmasını sağlamak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Färben (boyamak, renklendirmek)
• Kolorieren (renklendirmek)

“Entfärben” kelimesi, bir şeyin rengini kaybetmesi veya rengi çıkması anlamında kullanılır. Bu, özellikle kumaşlarda veya boyama işlemleriyle ilgili bir terimdir.

53
Q

verfärben

A

Türkçe Anlamı:
• Renk değiştirmek, renkten renge dönmek.

Almanca Anlamı:
• Die Farbe eines Objekts oder einer Substanz ändert sich.
• Bir nesnenin veya bir maddeyi renginin değişmesi.

İngilizce Anlamı:
• To discolor, to change color, to fade.

1.	Das Blatt hat sich im Herbst verfärbt.
•	Yaprak, sonbaharda renk değiştirdi.
2.	Der Stoff verfärbt sich, wenn er zu lange der Sonne ausgesetzt wird.
•	Kumaş, uzun süre güneşe maruz kalırsa renk değiştirir.
3.	Die Wand hat sich durch die Feuchtigkeit verfärbt.
•	Duvar, nem nedeniyle renk değiştirdi.
4.	Die Jeans hat sich nach dem Waschen leicht verfärbt.
•	Kot pantolon, yıkandıktan sonra hafifçe renk değiştirdi.
5.	Die Blätter verfärben sich im Frühling in leuchtenden Farben.
•	Yapraklar, ilkbaharda parlak renklere dönüşür.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Verblassen (solmak, solgunlaşmak)
• Verfärben (renk değiştirmek)
• Entfärben (renksizleşmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Färben (boyamak)
• Kolorieren (renklendirmek)

“Verfärben” kelimesi, bir nesnenin renginin zamanla veya dış etkenlerle değişmesi anlamında kullanılır. Genellikle doğada veya bazı süreçlerde (örneğin, kumaşlarda, yapraklarda) karşılaşılan bir durumdur.

54
Q

zerschlagen

A

Türkçe Anlamı:
• Parçalamak, kırmak, yok etmek.

Almanca Anlamı:
• Etwas in viele Teile zerbrechen oder zerstören.
• Bir şeyi çok sayıda parçaya ayırmak veya yok etmek.

İngilizce Anlamı:
• To smash, to break into pieces, to shatter.

1.	Er hat das Fenster mit einem Hammer zerschlagen.
•	O, pencereyi bir çekiçle kırdı.
2.	Die Polizei hat den Plan der Diebe zerschlagen.
•	Polis, hırsızların planını bozguna uğrattı.
3.	Sie haben den alten Schrank zerschlagen, um Platz zu schaffen.
•	Eski dolabı parçalayarak yer açtılar.
4.	Der Sturm hat das Zelt zerschlagen.
•	Fırtına çadırı parçaladı.
5.	Der Mannschaft ist es gelungen, den Rekord zu zerschlagen.
•	Takım, rekoru kırmayı başardı.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Zerbrechen (kırmak, parçalamak)
• Zertrümmern (yıkmak, ezmek)
• Zerstören (yok etmek, tahrip etmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Reparieren (tamir etmek)
• Heilen (iyileştirmek)
• Erhalten (korumak, muhafaza etmek)

“Zerschlagen” kelimesi, fiziksel veya soyut anlamda bir şeyin tamamıyla bozulması, parçalanması veya yıkılması durumunu ifade eder. Bu kelime, genellikle bir şeyin şiddetli bir şekilde yok edilmesi anlamında kullanılır.

55
Q

erraten

A

Türkçe Anlamı:
• Tahmin etmek, bulmak.

Almanca Anlamı:
• Etwas richtig erraten bedeutet, etwas zu wissen oder zu erkennen, ohne es direkt zu sehen oder zu hören.
• Bir şeyi doğru tahmin etmek, onu doğrudan görmeden veya duymadan bilmek veya anlamak anlamına gelir.

İngilizce Anlamı:
• To guess, to figure out, to guess correctly.

1.	Kannst du das Lösungswort erraten?
•	Çözüm kelimesini tahmin edebiliyor musun?
2.	Sie hat das Geheimnis endlich erraten.
•	Sonunda sırrı doğru tahmin etti.
3.	Ich habe den Namen des Films erraten, obwohl ich nur den Anfang gesehen habe.
•	Sadece başını gördüm, ama filmi tahmin ettim.
4.	Er hat die Antwort auf die Frage sofort erraten.
•	Sorunun cevabını hemen doğru tahmin etti.
5.	Wir müssen herausfinden, wie man das Problem errät.
•	Sorunun nasıl tahmin edileceğini bulmalıyız.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Raten (tahmin etmek)
• Vermutung anstellen (varsayımda bulunmak)
• Ahnung haben (bir fikri olmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Wissen (bilmek)
• Erkennen (tanımak, fark etmek)
• Verstehen (anlamak)

“Erraten” kelimesi, doğru bir tahminde bulunmak ya da belirli bir durumu ya da cevabı bulmak için kullanılır. Özellikle oyunlarda ya da bilmecelerde sıkça karşılaşılan bir terimdir.

56
Q

verraten

A

Türkçe Anlamı:
• İfşa etmek, açıklamak, ihanet etmek.

Almanca Anlamı:
• Etwas geheim halten und es dann einem anderen mitteilen oder preisgeben.
• Bir şeyi gizli tutmak ve sonra başkasına açıklamak veya ifşa etmek.

İngilizce Anlamı:
• To reveal, to betray, to disclose.

1.	Er hat mir das Geheimnis verraten.
•	Bana sırrı ifşa etti.
2.	Sie hat ihre besten Freunde verraten, um Karriere zu machen.
•	Kariyer yapmak için en iyi arkadaşlarını ihanet etti.
3.	Du darfst niemandem verraten, was wir besprochen haben.
•	Konuştuklarımızı kimseye ifşa etmemelisin.
4.	Der Spion hat alle wichtigen Informationen verraten.
•	Casus, tüm önemli bilgileri ifşa etti.
5.	Es war ein großer Fehler, ihm das Vertrauen zu verraten.
•	Ona güveni açığa çıkarmak büyük bir hataydı.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Preisgeben (açığa çıkarmak)
• Offenbaren (açığa vurmak, göstermek)
• Enthüllen (gizli bir şeyi ortaya çıkarmak)
• Ausplaudern (ağızdan kaçırmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Bewahren (korumak, saklamak)
• Verbergen (saklamak)
• Schweigen (susmak)

“Verraten” kelimesi, gizliliği bozmak, bir sırrı açıklamak veya birine ihanet etmek anlamında kullanılır. Aynı zamanda güveni kaybetmek veya bir kişinin güvenini kırmak anlamında da kullanılabilir.

57
Q

entmutig

A

Türkçe Anlamı:
• Cesareti kırılmış, moralini bozmuş, yılmış.

Almanca Anlamı:
• “Entmutigt” beschreibt einen Zustand, in dem jemand die Hoffnung oder den Mut verloren hat.
• “Entmutigt”, birinin umudunu veya cesaretini kaybettiği durumu tanımlar.

İngilizce Anlamı:
• Discouraged, demoralized.

1.	Nach der schlechten Nachricht war sie völlig entmutigt.
•	Kötü haberden sonra tamamen moralini kaybetmişti.
2.	Er fühlt sich entmutigt, weil er immer wieder scheitert.
•	Sürekli başarısız olduğu için cesareti kırılmış hissediyor.
3.	Lass dich nicht entmutigen, du kannst das schaffen!
•	Kendini moralini bozma, bunu başarabilirsin!
4.	Der lange Winter hat viele Menschen entmutigt.
•	Uzun kış, birçok insanın moralini bozdu.
5.	Es war entmutigend, so viele Fehler zu machen.
•	Birçok hata yapmak moral bozucuydu.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Demotiviert (demoralize olmuş)
• Müde (yorgun, bitkin)
• Niedergeschlagen (morali bozulmuş)
• Verzweifelt (çaresiz)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Ermutigt (cesaretlenmiş)
• Motiviert (motive olmuş)
• Zuversichtlich (güvenli, umutlu)
• Optimistisch (iyimser)

“Entmutigt” kelimesi, genellikle moralin bozulduğu, cesaretin kaybedildiği durumlar için kullanılır.

58
Q

ermutigen

A

Türkçe Anlamı:
• Cesaretlendirmek, teşvik etmek, moral vermek.

Almanca Anlamı:
• “Ermutigen” bedeutet, jemandem Mut zu machen oder ihn zu motivieren, etwas zu tun.
• “Ermutigen”, birine cesaret vermek ya da bir şeyi yapmaya teşvik etmek anlamına gelir.

İngilizce Anlamı:
• To encourage, to motivate.

1.	Meine Eltern haben mich immer ermutigt, meine Träume zu verfolgen.
•	Ailem her zaman hayallerimi takip etmeme cesaret verdi.
2.	Ermutige ihn, weiter zu kämpfen, auch wenn es schwer ist.
•	Ona, zor olsa da mücadeleye devam etmesi için cesaret ver.
3.	Der Lehrer ermutigte die Schüler, ihre Meinung offen zu sagen.
•	Öğretmen, öğrencilere düşüncelerini açıkça söylemeleri için cesaret verdi.
4.	Sie versuchte, ihre Freundin zu ermutigen, das Vorstellungsgespräch zu bestehen.
•	O, arkadaşını iş görüşmesini geçmesi için cesaretlendirmeye çalıştı.
5.	Die Ermutigung von anderen kann einen großen Unterschied machen.
•	Başkalarının cesaretlendirmesi büyük bir fark yaratabilir.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Motivieren (motive etmek)
• Unterstützen (desteklemek)
• Anregen (teşvik etmek)
• Aufmuntern (neşelendirmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Entmutigen (cesaretini kırmak)
• Frustrieren (hayal kırıklığına uğratmak)
• Demotivieren (motive etmemek)

“Ermutigen” kelimesi, genellikle birine cesaret vermek, moral vermek ya da zorluklarla karşılaşan birine devam etmesi için destek olmak anlamında kullanılır.

59
Q

vertrieben

A

Türkçe Anlamı:
1. Sürülmüş, kovulmuş - Birinin bir yerden zorla çıkarılması anlamında kullanılır.
2. Satılmış, satıcılar tarafından dışarıya gönderilmiş - Ürünlerin dağıtılması anlamında kullanılabilir.

Almanca Anlamı:
1. Vertriebene: Kişilerin veya toplulukların zorla yerinden edilmesi.
2. Vertrieben: “Vertreiben” fiilinin geçmiş zaman hali olup, zorla bir yerden çıkarma, kovma anlamına gelir. Ayrıca, “vertriben” kelimesi “sattırmak, zaman geçirmek” gibi anlamlarda da kullanılır.

İngilizce Anlamı:
• Expelled, displaced, sold, driven out

1.	Die Familie wurde aus ihrem Heimatdorf vertrieben.
•	Aile, memleketlerinden zorla çıkarıldı.
2.	Nach dem Krieg wurden viele Menschen aus ihren Häusern vertrieben.
•	Savaşın ardından birçok insan evlerinden sürüldü.
3.	Das Unternehmen hat neue Produkte in den Markt vertrieben.
•	Şirket yeni ürünleri pazara sundu.
4.	Er fühlte sich vertrieben und verließ das Land.
•	Kendini dışlanmış hissediyordu ve ülkeden ayrıldı.
5.	Die Rohstoffe wurden in viele Länder vertrieben.
•	Hammaddeler birçok ülkeye satıldı.

Benzer Anlamlıları (Synonyms):
• Vertreiben (sürmek, kovmak, satmak)
• Verkaufen (satmak)
• Verdrängen (yerinden etmek, dışlamak)

Zıt Anlamlıları (Antonyms):
• Hinzufügen (eklemek)
• Behalten (tutmak)
• Empfangen (almak, kabul etmek)

“Vertrieben”, genellikle zorlama ve dışlanma anlamında kullanılsa da, ticaret ve dağıtım bağlamında da yer alabilir.

60
Q

umfahren

(Bazen ayrılabilir trennbar bazen ayrılamaz untrennbar )

A

umfahren

Almanca da bazı diller duruma göre yada anlamına göre ayrılabilir trennbar yada untrennbar kullanılır. Bu ayrım daha çok fiil somut anlamında kullanılırsa trennbar soyut anlamında kullanılırsa untrennbar olarak kullanılır

Türkçe Anlamı:
1. Ezmek, çarpmak, devirmek – Bir şeye çarparak onu devirmek veya zarar vermek.
2. Etrafından dolaşmak – Bir engeli veya yeri dolanarak geçmek.

Almanca Anlamı:
1. Jemanden/etwas anfahren und umstoßen – Birine veya bir şeye çarpıp onu devirmek.
2. Etwas umfahren (im Sinne von herumfahren) – Bir şeyin etrafından dolaşarak geçmek.

İngilizce Anlamı:
• To run over (birine veya bir şeye çarpmak)
• To knock over with a vehicle (araçla devirmek)
• To drive around (bir engelin etrafından dolaşmak)

1.	Der Fahrer hat aus Versehen ein Verkehrsschild umgefahren.
•	Sürücü yanlışlıkla bir trafik tabelasına çarptı ve devirdi.
2.	Ich wollte die Stadtmitte meiden, also habe ich die Stadt umfahren.
•	Şehir merkezinden kaçınmak istedim, bu yüzden şehri dolanarak geçtim.
3.	Der LKW hat beim Rückwärtsfahren eine Mülltonne umgefahren.
•	Kamyon geri giderken bir çöp kutusuna çarpıp devirdi.
4.	Wenn es auf der Autobahn einen Stau gibt, kann man die Strecke umfahren.
•	Otobanda trafik sıkışıklığı varsa, alternatif bir yoldan dolaşarak geçebilirsin.
5.	Er hat fast einen Fußgänger umgefahren, konnte aber noch rechtzeitig bremsen.
•	Neredeyse bir yayaya çarpıyordu, ancak zamanında fren yapabildi.

Benzer Anlamlıları (Synonyme):
• Überfahren (ezmek, çiğnemek)
• Ausweichen (kaçınmak)
• Herumfahren (dolanmak)

Zıt Anlamlıları (Antonyme):
• Anhalten (durmak)
• Durchfahren (düz devam etmek)
• Überqueren (karşıya geçmek)

Bu fiilin anlamı, vurguya ve kullanım bağlamına göre değişebilir. “umfahren” kelimesi ayrılabilen ve ayrılmayan fiil olarak iki farklı anlama gelebilir:
• Ich fahre das Hindernis um. (Ayrılabilen: Çarpıp deviriyorum.)
• Ich umfahre das Hindernis. (Ayrılmayan: Etrafından dolaşıyorum.)

Bu yüzden cümlenin bağlamına dikkat etmek önemlidir!

61
Q

durchschauern

A

Türkçe Anlamı:
1. Ürpermek, titremek – Korku, soğuk veya heyecan nedeniyle aniden titreme hissi yaşamak.
2. Derinden etkilenmek – Bir duygu veya düşüncenin insanı sarsması.

Almanca Anlamı:
• Von einem Schauer erfasst werden – Ani bir ürperti veya titreme hissetmek.
• Emotional oder körperlich erschüttert werden – Duygusal veya fiziksel olarak sarsılmak.

İngilizce Anlamı:
• To shudder (ürpermek)
• To tremble (titremek)
• To be deeply moved (derinden etkilenmek)

1.	Als sie die gruselige Geschichte hörte, durchschauerte es sie.
•	Korkunç hikayeyi duyunca ürperdi.
2.	Ein kalter Windstoß durchschauerte ihn, als er aus dem Haus trat.
•	Evden çıktığında onu soğuk bir rüzgar titretip geçti.
3.	Die schrecklichen Nachrichten haben mich regelrecht durchschauert.
•	Korkunç haberler beni gerçekten sarstı.
4.	Beim Gedanken an die bevorstehende Prüfung durchschauerte sie ein Gefühl der Angst.
•	Yaklaşan sınavı düşündüğünde onu bir korku hissi sardı.
5.	Als er die alte Ruine betrat, durchschauerte ihn ein unheimliches Gefühl.
•	Eski harabeye adım attığında onu garip bir his sardı.

Benzer Anlamlıları (Synonyme):
• Frösteln (ürpermek)
• Schaudern (titremek)
• Zittern (sarsılmak, titremek)
• Erschauern (korkuyla ürpermek)

Zıt Anlamlıları (Antonyme):
• Sich beruhigen (sakinleşmek)
• Sich entspannen (rahatlamak)
• Erwärmen (ısınmak)

Bu kelime genellikle ani ve yoğun bir his veya fiziksel tepki için kullanılır. Hem korku hem de heyecan gibi güçlü duygularla ilişkilendirilebilir.

62
Q

durchschauen

A

Türkçe Anlamı:
1. (Birinin niyetini) anlamak, iç yüzünü görmek
• Bir kişinin gerçek niyetlerini veya gizli planlarını fark etmek.
2. (Bir sistemi, durumu) kavramak, anlamak
• Bir şeyin nasıl çalıştığını, işlediğini veya arkasındaki mantığı çözmek.

Almanca Anlamı:
• Die wahren Absichten von jemandem erkennen – Birinin gerçek niyetini anlamak.
• Ein System oder eine Situation vollständig begreifen – Bir sistemin veya durumun mantığını kavramak.

İngilizce Anlamı:
• To see through (someone’s intentions) – Birinin niyetlerini görmek.
• To figure out / comprehend – Bir durumu veya sistemi anlamak.

1.	Er dachte, er könnte mich täuschen, aber ich habe ihn sofort durchschaut.
•	Beni kandırabileceğini sandı ama onu hemen anladım.
2.	Sie hat das komplizierte Konzept in kürzester Zeit durchschaut.
•	Karmaşık konsepti çok kısa sürede kavradı.
3.	Der Lehrer hat sofort durchschaut, dass der Schüler abgeschrieben hat.
•	Öğretmen, öğrencinin kopya çektiğini hemen fark etti.
4.	Ich habe sein falsches Lächeln durchschaut – er war eigentlich wütend.
•	Sahte gülümsemesini anladım – aslında öfkeliydi.
5.	Nach einer Weile habe ich das Spiel durchschaut und wusste, wie ich gewinnen kann.
•	Bir süre sonra oyunu çözdüm ve nasıl kazanacağımı anladım.

Benzer Anlamlıları (Synonyme):
• Erkennen (fark etmek, tanımak)
• Durchblicken (bir şeyin iç yüzünü görmek)
• Hinter etwas kommen (bir şeyin iç yüzünü anlamak)
• Entlarven (maskesini düşürmek, ifşa etmek)

Zıt Anlamlıları (Antonyme):
• Sich täuschen lassen (yanıltılmak)
• Missverstehen (yanlış anlamak)
• Übersehen (gözden kaçırmak)

Bu kelime özellikle insan ilişkilerinde manipülasyonu fark etmek veya bir sistemin işleyişini anlamak için kullanılır.

“durchschauen” fiili ayrılabilen (trennbar) ve ayrılmayan (untrennbar) olmak üzere iki farklı anlamda kullanılabilir.

  1. Ayrılmayan Fiil (Untrennbar) → İç yüzünü görmek, anlamak

Anlam: Birinin gerçek niyetini veya gizli bir durumu fark etmek, kavramak.

✅ Örnekler:
• Ich habe ihn sofort durchschaut.
(Onun iç yüzünü hemen gördüm.)
• Der Trick war zu einfach, ich habe ihn sofort durchschaut.
(Hile çok basitti, hemen anladım.)

Özellik:
• Bu kullanımda “durch” ayrılmaz, fiil geçişli (transitiv) olup Akkusativ nesne alır.
• Perfekt zamanı “haben” ile çekimlenir ve Partizip Perfekt “durchschaut” olarak kalır.

  1. Ayrılabilen Fiil (Trennbar) → Bir şeyin içinden bakmak/geçmek

Anlam: Bir şeyin arasından veya içinden bakmak.

✅ Örnekler:
• Ich schaue durch die Brille durch.
(Gözlüğün içinden bakıyorum.)
• Er schaute durch das Fenster durch.
(Pencereden içeri baktı.)

Özellik:
• Bu kullanımda “durch” ayrılır.
• Perfekt zamanı “haben” ile çekimlenir ve Partizip Perfekt “durchgeschaut” olur.

Özet:

Untrennbar (Ayrılmayan)
❌ İç yüzünü görmek, anlamak “Ich habe ihn sofort durchschaut.”

Trennbar (Ayrılabilen)
✅ İçinden/arasından bakmak “Ich schaue durch das Fenster durch.”

Eğer birinin niyetini anlamak veya bir durumu kavramak anlamında kullanılıyorsa, ayrılmayan fiildir.
Eğer bir nesnenin içinden bakmak anlamında kullanılıyorsa, ayrılabilen fiildir.

63
Q

abbestellen

A
  1. Anlamı:
    • Siparişi iptal etmek, bir şeyi (örneğin aboneliği, rezervasyonu) iptal etmek
    • Birini görevden almak, birini geri çağırmak
  2. İngilizce karşılıkları:
    • to cancel an order
    • to unsubscribe
    • to recall someone from duty
  3. Zıt ve benzer anlamlı kelimeler:

✅ Benzer anlamlılar:
• kündigen (feshetmek, iptal etmek)
• stornieren (iptal etmek, rezervasyon iptali)
• zurückziehen (geri çekmek)

❌ Zıt anlamlılar:
• bestellen (sipariş vermek, çağırmak)
• reservieren (rezerve etmek)

1️⃣ Ich habe meine Zeitungsabonnements abbestellt.
(Gazete aboneliklerimi iptal ettim.)

2️⃣ Wir müssen das Essen für morgen abbestellen, weil die Feier abgesagt wurde.
(Kutlama iptal edildiği için yarınki yemeği iptal etmemiz gerekiyor.)

3️⃣ Er hat den Termin beim Arzt abbestellt, weil er nicht kommen kann.
(Doktor randevusunu iptal etti çünkü gelemiyor.)

4️⃣ Der Botschafter wurde von der Regierung abbestellt.
(Büyükelçi hükümet tarafından geri çağrıldı.)

5️⃣ Kann ich die Lieferung noch abbestellen, oder ist es schon zu spät?
(Teslimatı hala iptal edebilir miyim, yoksa çok mu geç?)

Özet:
• “Abbestellen”: siparişi, rezervasyonu veya aboneliği iptal etmek
• Ayrılabilir bir fiildir. (ab+bestellen)
• İngilizce karşılıkları: to cancel an order, to unsubscribe, to recall someone from duty
• Benzer kelimeler: kündigen, stornieren, zurückziehen
• Zıt kelimeler: bestellen, reservieren

✔ Özellikle hizmetler, abonelikler veya siparişlerin iptali için kullanılır.

64
Q

überlaufen

A

Anlamları:
• Türkçe: taşmak, dolup taşmak, aşmak, (bir yerin) kalabalıklaşmak
• Almanca: überquellen, überströmen
• İngilizce: to overflow, to spill over, to be overcrowded, to overrun

Eş ve Zıt Anlamlılar:
• Eş anlamlılar: überquellen, überströmen, überfluten
• Zıt anlamlılar: abfließen (dönmek, geri gitmek), entleeren (boşaltmak), leeren (boşaltmak)

1.	Der Fluss ist nach dem Regen übergelaufen und hat das Feld überflutet. (Nehir, yağmurdan sonra taştı ve tarlayı su bastı.)
2.	Die Warteschlange vor dem Kino ist übergelaufen und blockiert den ganzen Gehweg. (Sinema salonunun önündeki kuyruk kalabalıklaşıp bütün kaldırımı tıkadı.)
3.	Das Glas ist übergelaufen, weil du es nicht rechtzeitig bemerkt hast. (Bardağın taşması, çünkü zamanında fark etmedin.)
4.	Die Stadt ist während des Festivals überlaufen und es gab kaum noch einen freien Platz. (Festival sırasında şehir kalabalıklaştı ve neredeyse hiç boş yer kalmadı.)
5.	Die Begeisterung der Fans ist übergelaufen, als das Team den Sieg errang. (Taraftarların coşkusu, takım zaferi kazandığında taştı.)
65
Q

umarmen

A

Anlamları:
• Türkçe: sarılmak
• Almanca: jemandem die Arme um den Körper legen, jemanden festhalten
• İngilizce: to hug, to embrace

Eş ve Zıt Anlamlılar:
• Eş anlamlılar: an sich drücken, umschlingen, umarmen
• Zıt anlamlılar: abstoßen (itmek), zurückweisen (reddetmek), loslassen (bırakmak)

1.	Sie umarmte ihren Freund, als sie ihn nach langer Zeit wieder sah. (Uzun bir aradan sonra onu tekrar gördüğünde arkadaşına sarıldı.)
2.	Die Mutter umarmte ihr Kind tröstend, als es weinte. (Anne, ağlayan çocuğunu teselli ederken sarıldı.)
3.	Es ist schön, jemanden zu umarmen, den man lange nicht gesehen hat. (Uzun zamandır görmediğin birine sarılmak güzeldir.)
4.	Als er den Preis gewann, umarmte er seinen Kollegen vor Freude. (Ödül kazandığında, sevinçle meslektaşına sarıldı.)
5.	Ich umarme dich, um dir Trost zu spenden. (Sana teselli vermek için sarılıyorum.)
66
Q

durchsuchen

A

Anlamları:
• Türkçe: aramak, didik didik aramak, taramak
• Almanca: gründlich untersuchen, inspizieren, nach etwas suchen
• İngilizce: to search, to inspect, to rummage through

Eş ve Zıt Anlamlılar:
• Eş anlamlılar: durchforsten, durchsuchen, untersuchen, durchsehen
• Zıt anlamlılar: ignorieren (göz ardı etmek), vernachlässigen (ihmal etmek), überspringen (atlamak)

1.	Die Polizei hat das Auto gründlich durchsucht, aber nichts Verdächtiges gefunden. (Polis, arabayı dikkatlice aradı, ancak şüpheli bir şey bulamadı.)
2.	Ich musste den ganzen Raum durchsuchen, um meinen Schlüssel zu finden. (Anahtarımı bulmak için tüm odayı aramak zorunda kaldım.)
3.	Die Ermittler durchsuchten den Tatort nach Hinweisen. (Araştırmacılar, delil aramak için suç mahallini inceledi.)
4.	Wir haben den Computer durchsucht, um das verlorene Dokument zu finden. (Kaybolan belgeyi bulmak için bilgisayarı taradık.)
5.	Er durchsucht das Internet nach Informationen für seine Forschung. (Araştırması için internette bilgi arıyor.)
67
Q

umzäunen

A

Anlamları:
• Türkçe: çitle çevirmek, etrafını çevirmek
• Almanca: mit einem Zaun umgeben, ein Grundstück einzäunen
• İngilizce: to fence in, to enclose with a fence

Eş ve Zıt Anlamlılar:
• Eş anlamlılar: einzäunen, umzäunen, abgrenzen
• Zıt anlamlılar: öffnen (açmak), freigeben (serbest bırakmak), entfalten (yaymak)

1.	Der Garten wurde mit einem hohen Zaun umzäunt, um die Tiere fernzuhalten. (Bahçe, hayvanları uzak tutmak için yüksek bir çitle çevrildi.)
2.	Der Bauernhof ist von einem großen Zaun umsäumt. (Çiftlik, büyük bir çitle çevrilmiştir.)
3.	Sie beschlossen, das Grundstück zu umzäunen, um die Privatsphäre zu wahren. (Emlaklarını çevrelemek için çitle çevirmeye karar verdiler, özel hayatlarını korumak için.)
4.	Die Polizei hat das Gebiet umzäunt, um den Zugang zu verhindern. (Polis, erişimi engellemek için bölgeyi çitle çevirdi.)
5.	Der Park wurde umzäunt, damit die Besucher nicht über die Rasenflächen laufen. (Ziyaretçilerin çimenliklerde yürümemesi için park çitle çevrildi.)
68
Q

umrunden

A

Anlamları:
• Türkçe: etrafını dönmek, çevresini sarmak, etrafında dönmek
• Almanca: um etwas herumgehen, den Umfang eines Objekts entlang gehen
• İngilizce: to circle, to go around, to surround

Eş ve Zıt Anlamlılar:
• Eş anlamlılar: umkreisen, umfahren, umrunden
• Zıt anlamlılar: geradeaus (düz gitmek), ignorieren (görmezden gelmek), durchqueren (geçmek)

1.	Wir haben den Berg umrundet, um die Aussicht aus allen Richtungen zu genießen. (Dağın etrafını döndük, manzarayı her yönden görmek için.)
2.	Die Schiffe umrunden den Kontinent und erreichen bald den Hafen. (Gemi, kıtayı dolaşıyor ve yakında limana ulaşacak.)
3.	Der Radfahrer umrundete den See in weniger als einer Stunde. (Bisikletçi, gölü bir saatten kısa sürede dolaştı.)
4.	Wir haben das Denkmal umrundet, um es aus allen Perspektiven zu fotografieren. (Anıtın etrafını döndük, her açıdan fotoğraf çekmek için.)
5.	Das Auto umrundete die Kurve mit hoher Geschwindigkeit. (Araba, virajı yüksek hızla döndü.)
69
Q

unterziehen

A

Türkçe Anlamı:
• Bir şeye tabi tutmak, bir işlemden geçirmek
• Bir tedaviye veya teste tabi tutulmak
• Bir kursa veya eğitim sürecine girmek

Almanca Anlamı:
• Etwas durchmachen oder etwas machen müssen, was eine Veränderung oder Prüfung beinhaltet.
• Sich einer Behandlung, einer Untersuchung oder einer Prüfung unterziehen.

İngilizce Anlamları:
• to undergo
• to submit to
• to be subjected to
• to go through

Zıt ve Benzer Anlamlı Kelimeler

✅ Benzer anlamlılar:
• unterwerfen (tabi tutmak)
• durchmachen (geçirmek, yaşamak)
• erleiden (başına gelmek, katlanmak)

❌ Zıt anlamlılar:
• vermeiden (kaçınmak)
• auslassen (atlamak)
• übergehen (geçmek, geçiştirmek)

1️⃣ Ich muss mich einer Operation unterziehen.
(Bir ameliyata girmem gerekiyor.)

2️⃣ Er hat sich einer schwierigen Prüfung unterzogen, um den Job zu bekommen.
(O, işi almak için zorlu bir sınavdan geçti.)

3️⃣ Die Patienten werden regelmäßig medizinischen Tests unterzogen.
(Hastalar düzenli olarak tıbbi testlere tabi tutulur.)

4️⃣ Wir unterzogen uns einer intensiven Schulung, bevor wir die neue Software verwendeten.
(Yeni yazılımı kullanmadan önce yoğun bir eğitim aldık.)

5️⃣ Die Schüler müssen sich einer Abschlussprüfung unterziehen, um das Zertifikat zu erhalten.
_(Öğrenciler, sertifikayı almak için bir mezuniyet sınavına tabi tutulurlar.)

70
Q

einberufen

A

“Einberufen”

Türkçe Anlamı:
• “Toplamak” veya “Çağırmak”
Genellikle resmi bir toplantı, oturum veya askerî görev için birini çağırmak veya bir araya getirmek anlamında kullanılır.

Almanca Anlamı:
• “Einberufen” bedeutet, dass jemand oder eine Gruppe offiziell zu einer Versammlung oder zu einem bestimmten Anlass gerufen wird. Oft in Bezug auf offizielle oder militärische Angelegenheiten.

İngilizce Anlamları:
• To convene
• To summon
• To call up

Benzer Anlamlılar:
• Einladen (Davet etmek)
• Anrufen (Çağırmak, telefonla aramak)
• Zusammenrufen (Bir araya toplamak)

Zıt Anlamlılar:
• Abberufen (Geri çağırmak, görevden almak)
• Ausschließen (Dışlamak)

Örnek Cümleler:

1️⃣ Der Präsident hat eine Sitzung einberufen, um die aktuellen Probleme zu besprechen.
(Başkan, mevcut sorunları tartışmak için bir oturum çağırdı.)

2️⃣ Die Armee hat die Soldaten zur dringenden Besprechung einberufen.
(Ordu, askerleri acil bir toplantıya çağırdı.)

3️⃣ Die Firma hat ein Treffen einberufen, um die Strategie für das nächste Jahr zu besprechen.
(Şirket, gelecek yıl için stratejiyi tartışmak üzere bir toplantı çağırdı.)

4️⃣ Der Direktor hat die Mitarbeiter zu einer Besprechung einberufen.
(Direktör, çalışanları bir toplantıya çağırdı.)

5️⃣ Das Parlament wurde für eine Sondersitzung einberufen, um dringende Gesetze zu verabschieden.
(Parlamento, acil yasaları geçirmek için olağanüstü bir oturuma çağrıldı.)

71
Q

veranstalten

A

“Veranstalten”
Tertip etmek
Türkçe Anlamı:
• “Düzenlemek” veya “Organize etmek”
Bir etkinlik, toplantı veya organizasyon düzenlemek anlamında kullanılır.

Almanca Anlamı:
• “Veranstalten bedeutet, eine Veranstaltung oder ein Ereignis zu organisieren oder zu planen, oft im größeren Rahmen.”

İngilizce Anlamları:
• To organize
• To host
• To arrange

Benzer Anlamlılar:
• Organisieren (Organize etmek)
• Planen (Planlamak)
• Durchführen (Gerçekleştirmek)

Zıt Anlamlılar:
• Abbrechen (İptal etmek)
• Vernachlässigen (İhmal etmek)
• Stören (Engellemek)

Örnek Cümleler:

1️⃣ Das Unternehmen veranstaltet jedes Jahr eine große Konferenz.
(Şirket her yıl büyük bir konferans düzenliyor.)

2️⃣ Sie haben eine Party veranstaltet, um ihren Erfolg zu feiern.
(Başarılarını kutlamak için bir parti düzenlediler.)

3️⃣ Die Stadt veranstaltet ein Festival, um die Kultur zu feiern.
(Şehir, kültürü kutlamak için bir festival düzenliyor.)

4️⃣ Wir werden eine Besprechung veranstalten, um die nächsten Schritte zu besprechen.
(Bir toplantı düzenleyeceğiz, böylece sonraki adımları tartışabiliriz.)

5️⃣ Der Verein hat ein Charity-Event veranstaltet, um Spenden zu sammeln.
(Dernek, bağış toplamak için bir yardım etkinliği düzenledi.)

72
Q

abverlangen

A

Türkçe Anlamı:
• “Talep etmek”, “İstemek” veya “Zorunlu kılmak”
Bir şeyin yapılmasını sıkı bir şekilde istemek ya da talep etmek anlamında kullanılır.

Almanca Anlamı:
• “Abverlangen bedeutet, etwas von jemandem zu verlangen oder eine Leistung zu fordern, die oft mit Mühe oder Anstrengung verbunden ist.”

İngilizce Anlamları:
• To demand
• To require
• To ask for

Benzer Anlamlılar:
• Fordern (Talep etmek)
• Verlangen (İstemek)
• Anfordern (İstemek, talep etmek)

Zıt Anlamlılar:
• Geben (Vermek)
• Anbieten (Sunmak)
• Bieten (Teklif etmek)

Örnek Cümleler:

1️⃣ Die Aufgabe verlangt von uns, uns intensiv mit dem Thema zu beschäftigen.
(Görev, bizden konuyu derinlemesine incelememizi talep ediyor.)

2️⃣ Der Lehrer hat von den Schülern viel Disziplin abverlangt.
(Öğretmen, öğrencilere çok fazla disiplin talep etti.)

3️⃣ Die Arbeit verlangt viel Geduld und Engagement.
(İş, çok sabır ve özveri gerektiriyor.)

4️⃣ Diese Prüfung wird einiges an Anstrengung abverlangen.
(Bu sınav, oldukça fazla çaba gerektirecek.)

5️⃣ Der Film hat dem Publikum eine emotionale Reaktion abverlangt.
(Film, izleyicilerden duygusal bir tepki talep etti.)

73
Q

beanspruchen

A

Türkçe Anlamı:
• “Talep etmek”, “Hak iddia etmek”
Bir şeyin kendisine ait olduğunu iddia etmek ya da bir şeyi talep etmek anlamında kullanılır.

Almanca Anlamı:
• “Beanspruchen bedeutet, ein Recht auf etwas zu erheben oder etwas für sich zu fordern.”

İngilizce Anlamları:
• To claim
• To assert
• To demand

Benzer Anlamlılar:
• Forderung stellen (Talep etmek)
• Recht haben auf (Bir şey üzerinde hak iddia etmek)
• Verlangen (İstemek)

Zıt Anlamlılar:
• Abgeben (Vermek)
• Überlassen (Bırakmak)
• Loslassen (Bırakmak)

Örnek Cümleler:

1️⃣ Er beansprucht das letzte Stück Kuchen für sich.
(Son dilim pastayı kendisi için talep ediyor.)

2️⃣ Die Firma beansprucht das Patent auf diese Erfindung.
(Şirket, bu buluş üzerinde patent hakkı iddia ediyor.)

3️⃣ Sie beanspruchte das Recht, in der Entscheidung mitzureden.
(Kararda söz söyleme hakkını talep etti.)

4️⃣ Er beanspruchte das Land als sein Eigentum.
(O, bu araziyi kendi malı olarak iddia etti.)

5️⃣ Der Anwalt beansprucht die volle Entschädigung für seinen Klienten.
(Avukat, müvekkili için tam tazminat talep ediyor.)

74
Q

beurteilen

A

Türkçe Anlamı:
• “Değerlendirmek”, “Hüküm vermek”, “Yargılamak”
Bir şeyi ya da bir durumu analiz ederek bir görüş veya karar vermek anlamında kullanılır.

Almanca Anlamı:
• “Beurteilen bedeutet, eine Meinung oder ein Urteil über etwas zu fällen, basierend auf einer Bewertung oder Analyse.”

İngilizce Anlamları:
• To assess
• To judge
• To evaluate

Benzer Anlamlılar:
• Bewerten (Değerlendirmek)
• Einschätzen (Tahmin etmek, değerlendirmek)
• Kritisieren (Eleştirmek)
• Abschätzen (Tahmin etmek)

Zıt Anlamlılar:
• Ignorieren (Göz ardı etmek)
• Vernachlässigen (Önemsememek)
• Übersehen (Görmezden gelmek)

Örnek Cümleler:

1️⃣ Die Experten beurteilen die Wirtschaftslage als stabil.
(Uzmanlar, ekonomik durumu istikrarlı olarak değerlendiriyor.)

2️⃣ Es ist schwer, ein Buch nur nach dem Titel zu beurteilen.
(Bir kitabı sadece başlığına bakarak değerlendirmek zordur.)

3️⃣ Wir sollten den Kandidaten fair beurteilen, basierend auf seinen Fähigkeiten.
(Adayı, yeteneklerine dayanarak adil bir şekilde değerlendirmeliyiz.)

4️⃣ Der Lehrer hat das Verhalten des Schülers negativ beurteilt.
(Öğretmen, öğrencinin davranışını olumsuz bir şekilde değerlendirdi.)

5️⃣ Die Richterin wird entscheiden, wie der Fall zu beurteilen ist.
(Hakim, davanın nasıl değerlendirileceğine karar verecek.)

75
Q

entführen

A

Türkçe Anlamı:
• Kaçırmak
Birini zorla alıkoymak, genellikle fidye veya başka bir amaçla kişiyi kontrol altına almak.

Almanca Anlamı:
• “Entführen bedeutet, eine Person ohne deren Einverständnis und meist mit Gewalt an einen anderen Ort zu bringen, häufig zu kriminellen Zwecken.”

İngilizce Anlamları:
• Kidnap
• Abduct

Benzer Anlamlılar:
• Rauben (Soymak, hırsızlık yapmak)
• Verführen (Cazip hale getirmek, baştan çıkarmak, ama anlam farklıdır)
• Verschleppen (Zorla götürmek, alıkoymak)

Zıt Anlamlılar:
• Befreien (Kurtarmak)
• Freilassen (Serbest bırakmak)
• Zurückbringen (Geri getirmek)

Örnek Cümleler:

1️⃣ Die Täter haben das Kind entführt und fordern ein hohes Lösegeld.
(Suçlular, çocuğu kaçırdı ve yüksek bir fidye talep ediyor.)

2️⃣ Es ist illegal, jemanden zu entführen, und es wird mit langen Haftstrafen bestraft.
(Birini kaçırmak yasadışıdır ve uzun hapis cezaları ile cezalandırılır.)

3️⃣ Die Polizei konnte das entführte Opfer sicher befreien.
(Polis, kaçırılan mağduru güvenli bir şekilde kurtardı.)

4️⃣ Nach dem Entführen des Geschäftsmannes forderten die Kidnapper eine hohe Geldsumme.
(İşadamını kaçırdıktan sonra, kaçıranlar yüksek bir para talep etti.)

5️⃣ Entführen von Flugzeugen ist ein schweres Verbrechen.
(Uçak kaçırmak ciddi bir suçtur.)

76
Q

entladen

A

Anlamları
• Türkçe: Boşaltmak, deşarj etmek
• Almanca: Abladen, ausladen, entleeren
• İngilizce: To unload, to discharge, to release

Zıt Anlamlılar (Antonyme)
• Beladen (yüklemek)
• Aufladen (şarj etmek, doldurmak)
• Füllen (doldurmak)

Benzer Anlamlılar (Synonyme)
• Abladen (boşaltmak, indirmek)
• Entleeren (boşaltmak)
• Ausladen (indirmek, boşaltmak)

1.	Der Lastwagenfahrer musste die Waren vor dem Geschäft entladen. (Kamyon şoförü, malları dükkanın önünde boşaltmak zorunda kaldı.)
2.	Bitte entladen Sie das Gerät nicht vollständig, um die Batterie zu schützen. (Lütfen pili korumak için cihazı tamamen boşaltmayın.)
3.	Nach der langen Fahrt musste er erst sein Gepäck entladen. (Uzun yolculuktan sonra önce bagajını boşaltması gerekti.)
4.	Die Elektriker warnten davor, den Kondensator falsch zu entladen. (Elektrikçiler, kondansatörü yanlış şekilde boşaltmamaları konusunda uyardılar.)
5.	Während des Gewitters kann sich die elektrische Spannung in der Luft plötzlich entladen. (Fırtına sırasında havadaki elektriksel gerilim aniden boşalabilir.)
77
Q

erfassen

A

erfassen (Verb – trennbar und untrennbar, regelmäßig)

Bedeutungen und Erklärungen:
1. Begreifen, Verstehen:
• Etwas geistig erfassen oder nachvollziehen.
• Beispiel: „Ich konnte den Sinn seiner Worte nicht sofort erfassen.“
2. Registrieren, Aufnehmen:
• Daten oder Informationen systematisch sammeln und dokumentieren.
• Beispiel: „Alle Ergebnisse wurden in einer Datenbank erfasst.“
3. Greifen, Packen:
• Etwas körperlich oder symbolisch erfassen.
• Beispiel: „Er fasste den Griff fest mit beiden Händen.“
4. Beeinflussen, Ergreifen (emotional oder situativ):
• Ein Gefühl oder Zustand ergreift eine Person.
• Beispiel: „Plötzlich erfasste ihn eine tiefe Traurigkeit.“

Türkçe Anlamları:
1. Anlamak, kavramak:
• Bir şeyi zihinsel olarak anlamak veya idrak etmek.
• Örnek: „Sözlerinin anlamını hemen kavrayamadım.“
2. Kaydetmek, tespit etmek:
• Bilgileri sistematik olarak toplamak veya belgelemek.
• Örnek: „Tüm sonuçlar bir veri tabanında kaydedildi.“
3. Kapmak, yakalamak:
• Fiziksel olarak bir şeyi tutmak veya yakalamak.
• Örnek: „Sapı iki eliyle sıkıca kavradı.“
4. Etkisi altına almak, sarmak:
• Bir duygu veya durumun kişiyi etkisi altına alması.
• Örnek: „Birden derin bir üzüntü onu sardı.“

Englisch:
• To grasp (mentally or physically)
• To capture (data or attention)
• To record (data, information)
• To seize (emotionally or physically)

Synonyme (Benzer Anlamlılar):
• Verstehen (anlamak)
• Begreifen (kavramak)
• Aufnehmen (kaydetmek)
• Ergreifen (yakalamak, kapmak)

Antonyme (Zıt Anlamlılar):
• Übersehen (görmezden gelmek)
• Vergessen (unutmak)
• Verlieren (kaybetmek)

1.	Ich konnte die komplexen Zusammenhänge sofort erfassen. (Karmaşık ilişkileri hemen anlayabildim.)
2.	Die Polizei hat alle wichtigen Beweise genau erfasst. (Polis, tüm önemli kanıtları dikkatlice kaydetti.)
3.	Ein plötzlicher Schreck erfasste sie, als sie die Nachricht hörte. (Haberi duyduğunda aniden bir korku onu sardı.)
4.	Die Umfrage erfasst die Meinungen von über 1.000 Personen. (Anket, 1.000’den fazla kişinin görüşlerini kapsıyor.)
5.	Ich muss noch einige Daten in das System erfassen. (Sisteme hâlâ birkaç veri kaydetmem gerekiyor.)
78
Q

erlangen

A

erlangen

Bedeutungen und Erklärungen:
1. Etwas erreichen oder in Besitz nehmen:
• „Erlangen“ bedeutet, etwas zu erreichen, zu erwerben oder sich etwas zu sichern, oft durch Anstrengung, Bemühung oder Ausdauer.
2. Erwerben, sich aneignen:
• Es wird häufig verwendet, wenn man sich Wissen, Fähigkeiten oder Erfahrungen aneignet oder einen bestimmten Zustand erreicht.

Türkçe Anlamı:
• Kazanmak, elde etmek, ulaşmak:
Bir şeyi çaba ve gayretle elde etmek veya ulaşmak.

Englische Bedeutungen:
• To obtain
• To acquire
• To achieve
• To gain

Synonyme (Ähnliche Bedeutungen):
• erreichen (ulaşmak, elde etmek)
• bekommen (almak, edinmek)
• sich aneignen (kazanmak, edinmek)

Antonyme (Zıt Anlamlılar):
• verlieren (kaybetmek)
• aufgeben (vazgeçmek)
• nicht erreichen (ulaşamamak)

1.	Nach jahrelanger harter Arbeit gelang es ihm, seinen Traum zu erlangen. (Yıllarca süren yoğun çalışmanın ardından, hayalini gerçekleştirmeyi başardı.)
2.	Die Schüler erlangen durch kontinuierliches Üben gute Ergebnisse. (Öğrenciler, sürekli pratik yaparak iyi sonuçlar elde ediyorlar.)
3.	Durch Fleiß und Ausdauer gelang es ihr, eine Beförderung zu erlangen. (Çalışkanlık ve sebat sayesinde, bir terfi elde etmeyi başardı.)
4.	Er hat sich umfangreiches Wissen in diesem Bereich erlangt. (Bu alanda geniş çaplı bilgi edinmiştir.)
5.	Die neue Technologie erlangt immer mehr an Bedeutung in der Industrie. (Yeni teknoloji, sanayide giderek daha fazla önem kazanıyor.)
79
Q

erfolgen

A

📖 Bedeutung (Deutsch):
• Erfolgen bedeutet, dass etwas nach einer bestimmten Aktion oder einem Ereignis stattfindet oder eintreten wird. Es kann auch darauf hinweisen, dass eine Handlung oder ein Vorgang abgeschlossen oder durchgeführt wird.

📌 Türkçe Anlamı:
• Gerçekleşmek, takip etmek, olmak: Bir şeyin ardından gerçekleşen bir olay ya da süreç.

📚 Englische Übersetzung:
• To take place, to follow, to occur

🔄 Synonyme (Benzer Anlamlılar):
• Geschehen (Olmak)
• Eintreten (Gerçekleşmek)
• Durchgeführt werden (Yapılmak)
• Passieren (Olmak)
• Abschließen (Sonuçlanmak)

⛔ Antonyme (Zıt Anlamlılar):
• Ausbleiben (Gerçekleşmemek)
• Verhindern (Engellemek)
• Verschieben (Ertelemek)

1.	Die Lieferung wird morgen erfolgen. (Teslimat yarın gerçekleşecek.)
2.	Das Gespräch erfolgte in einem sehr freundlichen Ton. (Konuşma çok dostça bir tonla gerçekleşti.)
3.	Die Entscheidung wird nach der Besprechung erfolgen. (Karar toplantıdan sonra alınacak.)
4.	Nach dem Unfall erfolgte eine sofortige Untersuchung. (Kazadan sonra hemen bir soruşturma başlatıldı.)
5.	Die Bezahlung erfolgt erst nach Erhalt der Ware. (Ödeme, malın alındıktan sonra yapılacaktır.)

Erfolgen beschreibt ein Ereignis, das nach einer anderen Handlung oder einem bestimmten Zeitpunkt passiert. Es wird in verschiedenen Kontexten verwendet, wie bei der Beschreibung von Handlungen, Prozessen und Ereignissen.

80
Q

enrhalten

A

enthalten

Anlamları
• Türkçe: İçermek, kapsamak, bulundurmak
• Almanca: beinhalten, umfassen, haben
• İngilizce: to contain, to include, to comprise

Almanca Zıt Anlamlılar (Antonyme)
• ausschließen (hariç tutmak, dışlamak)
• vermeiden (kaçınmak)

Almanca Benzer Anlamlılar (Synonyme)
• beinhalten (içermek)
• umfassen (kapsamak)
• haben (sahip olmak)

1.	Dieses Buch enthält viele interessante Informationen über Geschichte. (Bu kitap, tarih hakkında birçok ilginç bilgi içeriyor.)
2.	Die Flasche enthält einen Liter Wasser. (Şişe bir litre su içeriyor.)
3.	Dieses Produkt enthält keine künstlichen Zusatzstoffe. (Bu ürün yapay katkı maddeleri içermiyor.)
4.	Die Packung enthält fünf Tabletten gegen Kopfschmerzen. (Paket, baş ağrısına karşı beş tablet içeriyor.)
5.	Die E-Mail enthält wichtige Anhänge, die du dir ansehen solltest. (E-posta, göz atman gereken önemli ekler içeriyor.)